13 Ocak 2018 Cumartesi

"Atmasyon, Tutmasyon, Uydurmasyon, Kandırmasyon"


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi
Geçenlerde, televizyonda kanaldan kanala gezerken bir kanalda Prof. Dr. Niyazi Kahveci’ye rastladım. “Burada biraz soluklanayım.” dedim. Konuşmayı çok ilginç buldum, güzel buldum diğer kanalları unuttum. Kahveci, doğru söylüyor gibime geldi. İnsanımızın önde gelen özelliklerini şöyle niteledi: Atmasyon, tutmasyon, uydurmasyon, kaydırmasyon vb.

Gerçi böyle ifadeleri doğru; ama yine de az da olsa kınadım.  Kendisinden, kendisine yakışır bilimsel teşhisler beklerdim.

“Kınadığın başına gelir.” diye yaygın bir söz var, bilirsiniz. İki hafta geçmedi 10.01.2018’de öyle bir tiple karşılaştım ki Kahveci aklıma geldi. Kahveci az bile söyledi.

Kitap bastırma konusunda görüşme yapmak üzere Cağaloğlu’nda ve Laleli’de olan iki yayınevine uğradım. Genel bilgi edindikten sonra Çekmeköy’e dönüyordum. Belediye otobüsünde yan yana oturduğumuz tip öyle bir tip ki, yazmadan edemedim. Şaşırdım resmen.

Atmasyon, tutmasyon, kandırmasyon vb. huyların sadece bizleri yönetenlerde olduğunu sanırdım. Ooo, meğer insanımızda da fazlasıyla var. Halüsünasyon, deprasyon vb. hastalıklar da üstelik.

Adamın günahını almak istemem. Onun için adını sanını yazmıyorum. Kendisinin tanınmasına yarayacak ipuçları da vermiyorum.

Otobüsün üç kişilik engelliler koltuğunda oturuyoruz. Solumdaki otobüsten inince benden daha genç olduğunu zannettiğim, Avcı şapkalı, spor giyimli 65- 70 yaşlarında biri ile yan yana kaldık.

Ben genellikle sağıma, soluma bakan biri değilim. Ama adam kendi kendine konuşmaya başlayınca ister istemez başıma onun tarafına çevirdim. Kendi kendine konuşma sözünü yanlış kullandım belki. Şoföre gereksiz soru soran birini eleştiriyor; ama “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” misâli etrafındakilere söylüyordu. Zannedersem kimse ilgilenmedi onunla. Ama ben mantıklı buldum söylediklerini. Konuşmadım ama tasdik eder gibi bir durum aldım. Belki bunun için adam benimle konuşmaya çalıştı. Sadece Sabahattin mi konuşturur insanları?

Ben öyle konuşkan biri değilim. Hele toplu yerlerde, araçlarda konuşmam. Konuşanları da kınarım doğrusu. Adam beni konuşturamayınca kendi konuşmaya başladı. Baktım, konuşmaya ihtiyacı var. Kısa kısa sorularla konuşmayı yönlendirmeye çalıştım. 

Herkesin hayatı, kendine göre bir romandır. Ama bu adamın hayatının romanı yazılsa Best-Seller olur mu olur. En azından bir TV. dizisi olur.

Depremde sağ olarak kurtulan bir bebekken Celâl Bayar’ın kızının kendisini himaye altına aldığını söyledi. Hangi depremden acaba diye düşünmeye başladım. Erzincan depremindenmiş. Erzincan depremi 1939’da olduğuna göre bu adam yalan söylüyordur diye geçti aklımdan. Konuşmasının bir yerinde yaşını sordum 80 demesin mi. Demek ki doğru. Böyle genç ve dinç kalmasının sırrını sordum. İki kolunu havaya kaldırarak “çalışmak” dedi.

Sanki gramofana çalışma plağı koyduk. Anlattı durdu. Anlatılanların doğruluğunu test etmem için arada sorular soruyordum. Ama hiç çelişkiye düşmedi.

Düşündüm kendi kendime: 

Bu adamın anlattıkları doğruysa bunun hayatı yazılmaya değer. Doğru değilse  de değer. Çünkü bu kadarını uydurmak öyle kolay değil. İnsan görmediğini, bilmediğini hayal bile edemez. Ama ne olur? Filmlerden, kitaplardan etkilenir de…

Emekli öğretmen olduğumu başta söylemiştim. Onun için zaman zaman “Sen okumuş adamsın, bilirsin.” diyordu bana. Ama ben doğrusu çok şeyleri bilmediğimi bir kere daha anladım.

Üçüncü Cumhur Başkanı Rahmetli Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Hanımı sordum. Demişti ya Celal Bayar’ın kızı beni koruma altına aldı diye, işte onun için sordum. Tanımadı, başka isim söyledi. Celâl Bayar’ın başka kızı olup olmadığını da bilmiyorum. Kendi kendime, bu söylediği isim dadının veya hizmetçinin ismi olabilir diye düşündüm.

Zaman zaman geriye dönük sorular soruyordum. Ama bir çelişkiye düştüğünü görmedim.

Adam genç yaşta Suud Kralı’nın ABD’deki inşaat Şirketine, imtihanı kazanarak girdi. (Şirketin adını da söyledi; ama ben aklımda tutamadım.)

Adam deyip duruyorum. Takma isim mi versem yoksa? İnanır mısınız bir takma isim verecek kadar bile kurgu yapamıyorum. Bu adam bunca kurguyu nasıl yapabilir? Dinliyorum; ama hep doğru mu, yalan mı; hayal mı gerçek mi diye düşünüyorum.

Adam Amerika’da inşaat firmasında işçi olarak çalıştı. 25 katlı binalarda inip çıktı. Bu arada iki torununu Amerika’da okuttu. Biri bilgisayarcı, biri de (aklımda yanlış kalabilir) pilot olmuş. Bilgisayarcı 20 bin dolar aylıkla çalışmak yerine Türkiye’ye geldi.

Kralın şirketiyle Afganistan’da, Pakistan’da, Hindistan’da tabii Türkiye’de, Duba’ide ve Arabistan’da bulundu.

Adam bulunduğu memleketler hakkında kısa bilgiler vermeyi de ihmal etmedi.

Afganistan’da ve Pakistan’da otobüslerin üzerine de binerlermiş. Bu arada, tabi ona söylemedim. Bu tip otobüsleri Mekke’de  gördüm.

Bu ülkeler fakir olmasına fakir; ama yemeğini bir bezin üzerine açar ve paylaşır. (Bu durumu da Mekke’de gördüm.)

Adam, bazen sormadığım konularda da bilgi veriyordu. Örneğin otobüsten bazı sağlık binalarını işaret ederek “Şunu da ben yaptım…”gibi lâflar ediyordu. “Müteahhit misin?” dedim. Bir şey söylemedi. Belli ki Kralın Amerikan Şirketinin başında bulunduğu için “Ben yaptım.” diyor. Bu yaptırdıklarından sadece bir sağlık binası aklımda kaldı. Onu da yazmıyorum ki adamın adı deşifre olmasın.

Adam yaşlanınca İnşaat şirketinden alınarak Suud Kralı’nın çiftliklerinde görevlendiriliyor. Tabi kontrol elmanı olarak. Çiftlik ürünlerini Kralın yakınlarına dağıtma görevini de üstleniyor. 

Kralın Riyad’a ve Mekke’de sarayları var. Riyad’da ve Medine’de de çiftlikleri. Adam kısa aralıklarla bu üç şehirde de kontrol görevini yapıyor.

Eski Cumhur Başkanlarımızda rahmetli Turgut Özal döneminde polisler bu adamı içeri attı. Polislere, kendisini tutmamalarını, zira çıkarmak zorunda kalacaklarını söylemişse de dinletememiş. Herhalde polisler de benim gibi şüphe ile karşılamışlar onu. Neyse, Kralla veya Kralın adamlarıyla nasıl bir iletişim kurulmuşsa kısa zamanda salıverilmiş.

Bir defasında bir çiftlikten kralın çiftlikleri için keçi beğenmiş. Bilmem ne kadar keçi satın almış. Bunları Riyad’a götürmek için çiftlik sahibine de pasaport çıkartmış. Pasaport çıkartırken memurlar bir takım sorular soruyormuş. Adam bunları paylamış. “Size ne. Paranı alıyor musun, alıyorsun. Sen işini yap.” demiş.

Riyad’a gidince keçilerden biri ölmüş. Çiftlik sahibi ağlamış. Bu durumdan herkes duygulanmış. Kral bunu duyunca yüklü bir bahşiş vermiş. (Kralın Keçileri başlıklı bir yazı da ilginç olabilir mi?)

Adam öyle rakamlar kullanıyor ki sormayın.

Riyad’dan kızına 500 bin dolar göndermiş. Üsküdar’dan iki daire alsın diye. Türkiye’ye gelince kızı, kirâ için para istemiş. Meğer damat daire almamış. Bir arkadaşına tır almış ve çay işine ortak olmuş. Daha sonra da kızından ayrılmış.

Kendisinin Dudullu’da bir binası varmış.

Adam yerinden kalktı. Belli ki biraz sonra inecek, ama plak dönmeye devam ediyor: Baktım elince süslü bir baston. Ayağının kırıldığını söyledi. 

Doktora “Ayağımı iyileştir, çek altına bir araba” diyormuş. Bu nasıl bir iştir? İnanmadığım bakışlarımdan anlayınca; birinden söz etti. O biri ona “Bu yırtık pantolonla gezen falan filan …” demiş. Demek ki o biri ile konuşurken pantolonu yırtıkmış.

Bu adamı konu etsem mi etmesem mi diye birkaç gündür düşündüm. Sonra kendi kendime dedim ki:

Bu çifte vatandaşlığı olan bu adamın söyledikleri doğruysa demek ki Kralın çiftlik görevini yapanlardan birileri aramızda dolaşıyor. Tabii dolaşmasında bir mahsur olmayabilir de, olabilir de...

Yok, eğer doğru değilse demek ki böyle halüsinasyonlu kişiler aramızda dolaşıyor. Her iki durumda da konu incelenmeye değer.

 Aslında benim durumum da incelenmeye değer. Kaç defa kendi kendime söyledim: 

“Ya, bir ayağın çukurda. Yolculuk hazırlığı yapacak yerde memleketimin insanlarını gözlemek de neyin nesi oluyor.”

Kabahat ben de mi yoksa bizim kuşakları yetiştirenlerde mi? 

Bu son cümleyi de özellikle yazıverdim. Çünkü öyle garip bir dönemde yaşıyoruz ki kabahatlerin hepsi önceki dönemlere atılıyor.

“Valla, öğretmenim ben yapmadım, o yaptı." diyen bir çocuklar gibiler.  Çocuklar gibi masum olsalar diyeceğim olmaz; ama dosyalar o kadar kabarık ki?

Yine, konudan saptık değil mi, bizde de sapmasyon mu var acaba?

Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz: Milletler layık olduğu gibi yönetilir. Açıkça, en sade yurttaştan, en yetkilisine kadar istisnalar hariç toplumumuzda, Prof. Dr. Niyazı Kahveci’nin ifadesiyle söyleyelim atmasyon, tutmasyon, kandırmasyon, aldatmasyon, kaydırmasyon, kayırmasyon, çalmasyon, uydurmasyon; halüsünasyon, deprasyon vb. özellikler var. 

Peki, böyle bir toplum daha ne kadar dayanabilir?

Korkmasyon rahatsızlığım olmasa yetkililerin dikkatlerini, toplumun beden ve ruh sağlığına çekeceğim; ama…

İşin şakaya gelir tarafı yok. Ben Sayın Kahveci’nin atmasyon, tutmasyon ifadelerini nasıl kınamışsam ihtimal okuyucular da benim ifadelerimi kınıyorlardır. Kuşkusuz haklısınız. Anlayın işte, ne hale geldik. Ömründe hiç bir atmasyonu olmayan Sabahattin Hoca da kınamasyonlarını doğrudan yapamıyor.

Anlayana sivri sinek saz…


Sabahattin Gencal, Hamidiye-Çekmeköy_İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder