5 Ağustos 2017 Cumartesi

Sohbet etmek güzeldir

Sabahattin Gencal-Abdullah Çıtak
Üsküdar, 05.08.2017
*****


Gençlerle sohbeti seviyorum. Daha doğrusu genç fikirlilerle sohbeti seviyorum.

Sohbet güç veriyor bana. O kadar ki sohbet fikri bile etkiliyor beni. Bunun nasıl olduğunu bilemiyorum. Örneğin bugün sıcaklar tavan yapmışken evden çık, iki vesaitle Çekmeköy’den Üsküdar’a git. 75’ine merdiven dayamış biri için kolay mı? Başka bir şey için gidecek olsaydım, elbette kolay olmayacaktı; ama sohbet için gittiğim için hiç de zorluk çekmedim.

Sohbet edeceğim genci de tanımıyordum üstelik. Tanımıyordum derken kendisiyle hiç görüşmediğimi belirtmek istiyorum; yoksa hakkında bilgi edinmiş, hatta telefonla kendisiyle görüşmüştüm.

Yavaş yavaş anlıyorum ki farklı bir kişilik var bende. Öyle ya yakınlarımdakilerle, cami cemaatimizle rutin hal hatır sormalar ve güncel konular dışında bir sohbet yapamıyoruz. Böyleyken, taa Bahçelievler’de ikâmet eden bir gençle sohbet için buluşmaya karar ver.

Ayrıntıya girmeyelim. Oğlum Fuat, Gencallar’da bir akrabamızla sohbet ederken. Akrabamız, sözünü ettiğim gençten söz etti. On binin üzerinde kitap okuduğunu söyledi. Fuat da bunu bana anlatınca, telefonla irtibat kurmasını istedim. Merak ettim doğrusu. Ben, okuduğum kitapların sayısını bilemiyorum; ama on bini bulmaz herhalde. Kaldı ki ben 74 yaşındayım sözünü ettiğimiz genç daha 47 yaşında. Ayrıca ben çok çeşitli dallarda kitap okudum, o dini bilgilerle ilgili dallarda.

Sözünü ettiğimiz gençle, açık deyişle Abdullah Çıtak Beyle telefonla konuştuk. Üsküdar’da buluşmaya karar verdik. Kararlaştığımız yere o benden daha erken geldi. Ben şöyle bir etrafıma baktım, birini gözüme kestirdim ki tam isabet. O da şaşırdı, nasıl tahmin ettiğimi. Doğrusu ben de şaşırdım; ama ona bir şey demedim.

Üsküdar Belediye’sinin sahilde yaptırdığı Sosyal Tesislere götürdüm onu.

Marmaray harika, sahildeki park ve bahçeler güzel, çiçekler, ağaçlar çok güzel. Bahçelerde oynayan çocuklar çiçeklerden de güzel. Kıyısında oturduğumuz güzelim Boğaziçi… martılar, güzel kuşlar…vapurlar, gemiler…

 Emin olun ne bu güzelliklerden söz ettik ne de… 

Evet, ne Trabzonspor’dan, ne Beşiktaş’tan veya diğer takımlardan ne de partilerden. Magazinin anlamını bile bilmiyoruz. Özel konulara ise fazla girmedik. Bütün bunlardan konuşulmazsa başka ne konuşulur ki?

Vahiy’den konuştuk. Ne kadar konuştuk? Bana kalsa çok az konuştuk gibime geldi. Konuşmaya başlarken saat tutmadım. Acaba saat kaçtı diye düşünürken akıllı telefon aklıma geldi. Konuşmaya henüz başlamışken oğlum Fuat telefon etmişti. Biraz önce baktım: 0846’da telefon etti. Konuşma bitince saat 13.10 gibiydi. Siz hesap edin artık. Çaylarımızı içerken, dondurma ve elmalı kekimizi yerken bir taraftan da beynimizi ve ruhumuzu doyurmaya çalışıyorduk.

Yemek için “doyduk elhamdülillah” diyebiliriz; ama vahiy için diyemeyiz, inşallah son nefesimize kadar okuyacağız, paylaşacağız, uygulayacağız…

Şimdi, yorulmayanları masamıza davet ediyorum. Kulak misafiri olabilirsiniz, hatta yorum da yapabilirsiniz. Ama soru sorarsanız, ben cevaplandıramam. O zaman topu Abdullah Bey’e atarım.  Abdullah Bey bu konularda iddialı. “Okumadığım tefsir yok, tanımadığım tefsirci yok” diyor. Ayrıca bütün kitapçılarla da irtibatı var. Yeni çıkan kitapları indirimli fiyatlarla ona veriyorlar…

Sevdim Abdullah Bey kardeşimizi. İçimden geldi, kendisine öğüt de verdim:

Ben de bir zamanlar senin gibi “ayaklı kütüphaneydim”, herkes hayranlık duyardı. Hatta avukatlık stajımda, Allah (c.c) selâmet versin. Bir yargıç “Eğitimle ilgili anılarını yazarsan çok yararlı olur.” demişti bana. Ama ben yazmak için emekliliği bekledim. Bekledim de ne oldu? Ne olacak çoğunu unuttum. Tabii, bunları durup dururken söylemedim ona. Yazıp yazmadığını sordum; o da emekli olunca yazmayı düşündüğünü söyledi. Bunun üzerine emekliliği beklersen benim gibi olabileceğini söylemek istedim. Tabii, makul karşıladı.

Konuşma sırasında ben kısa notlar alıyordum. Eskiden ben de not almazdım; ama şimdi?

Şimdi bu notlardan da yararlanarak yazmayı sürdürelim:

“Alak Sûresi Tefsiri OKU Yaratan Rabbi’nin adıyla!” adlı derleme çalışmamda yer verdiğim  ayet, hadis, vecize, kısa paragraf ve dörtlükler üzerinde durduk. Bunların yerinde kullanılıp kullanılmadıklarını, anlaşılır olup olmadıklarını tartıştık. Hepsinin de isabetli olarak yerleştirildiklerini ve yararlı olabileceklerini kararlaştırdık. Tabii bu son kararımız değil, daha birkaç kişiye de okutuyoruz kitabımızı. Zahmet veriyorum; ama kınamayın, mümkün olduğu kadar yanlışsız olsun istiyorum.

Bütün konuştuklarımızın tutanağını tutmasına tutardım; ama korkarım ki tadını kaçırırım. Bazıları için zaten tadı kaçtı, hiç olmazsa siz okumaya devam edebilesiniz diye kısaltarak yazıyorum:

Kalp ile okunmayan Kur’an’dan kim ne anladı?” (Nurettin Topçu)

Anti parantez olarak yazalım: Her yazıyı da, hatta bu yazıyı da kalp ile okumak gerekmez mi?

Abdullah kardeşimiz: “Nurettin Topçu’yu Türkiye’nin Ali Şeriati’si olarak görüyorum.” dedi. Valla, ben Topçu’yu çok okudum. Şeriati’in de birkaç eserini okumuştum; ama bir bağ kuramadım. Daha doğrusu okurken bir bağ kurmak aklıma dahi gelmedi. Ben ki karşılaştırmalı olarak okumayı severim. Hiç ses etmedim. Abdullah kardeşimiz Şeriati’nin tüm eserlerini okumuş. Şeriati’nin bir yakınmasını da söyledi. Fransa’dan İran’a dönünce İran’lılara yaranamadı. Zaten Sünnilere de yaranamıyor. Böyleleri çok fazla. Gerçi biz yazar değiliz; ama blog yazarken bile kimseye yaranamıyoruz. Yaranmayı yanlış mı kullandım yoksa demek istediğim kimileri şucu görüyor bizi, kimileri bucu… Ne yapalım, nabza göre şerbet veremeyiz.

Yunusla ilgili dörtlükleri güzel buldu Abdullah Bey. Ama “Siz edebiyatçısınız, ben edebiyatçı değilim.” demeyi de ihmal etmedi. Yunus’un aynı zamanda âlim olduğunu da söyleyince Yunus’tan, Mevlana’dan vb. söze girerek “mistisizm” üzerinde durdu. Demek istediğini, az çok anladım; çünkü konuşma aralarında tasavvuf ’un, tarikatların bünyemize zarar verdiklerini vurguluyordu. Üzerinde hiç durmadım. Çünkü bu konu gerçekten acilen ele alınması gereken konulardan biri. Bazıları oy depolarını muhafaza için bu konuyu geçiştirmeye çalıştırıyor. Hayırlısı Allah’tan. Dedim ya bu konu bizi aştığı için üzerinde durmadım.

Yunus’tan açılmışken bir dörtlüğünü yazalım:

Okumaktan murat ne
Kişi Hak’kı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru e(k)mektir.

“Dörtlüğündeki ekmek sözcüğünü bazıları emek diye yazıyor” dedim. 

Sözün burasında  “kutsallığın sembolü ekmektir.” dedi. Ayrıca Eski Sümerlerden gelen geleneklerden söz etti. “Türklerin Sümerlerden geldiği söylenir” dedi. Atatürk’ün bu konuda çalışmaları olduğundan söz edip konuyu dağıtmak istemedim. İçimden bir kere daha takdir ettim kendisini demek tarih bilgisi de var.

Sırası gelmişken yazayım. Sosyal Tesisten ayrılıp iskeleye doğru gelirken yerde küçük bir ekmek parçası gördü, yerden aldı, öpüp başına sürdükten sonra duvarın üzerine koydu. Doğup büyüdüğüm yerleri hatırladım. Hep böyle yapardık. Ama şimdiki nesil? İstanbul’da çöpe atılan ekmekle kaç Anadolu kasabası doyar biliyor musunuz?

Ebu Cehiller ’den, firavunlardan da söz ettik. Tabii her devrin bir firavunu olduğundan da…

İnsanlarımızın bu Ebucehiller, Firavunlar karşısında nasıl davranması gerektiği üzerinde de kısaca durduk. Abdullah kardeşimiz  “ Hem camiye, hem kiliseye mum yakmanın ne âlemi var?” diye özetledi konuyu. Bu sözün kendisine mi ait olduğunu sordum. Anonim olduğunu söyledi.

Bir ara, Abdullah Bey’e  nasıl çalıştığını sordum. Cevabı ilginç geldi bana. İhtimal size de ilginç gelecek.

“Evde bir karatahtam var. Bir ayet yazarım. Yatarak okurum, oturarak okurum, yan pozisyonda okurum; sabah okurum, akşam okurum. Düşünürüm, bu ayet dört bin yıl sonrakilere ne anlatıyor…

Örneğin, Hucurat Sûresi’nin bize anlatmak istediği nedir? Hücreler mi? İki bin yıl sonra bu nasıl anlaşılacak?...”

Aslında güzel bir yöntem, ama ben yanlış düşünmekten çok fazla korktuğum için böylesine tefekkür edemiyorum.

Abdullah Bey kardeşimizle sohbetimiz yararlı oldu. Kitap taslağımın mükemmel olduğunu söylemesine memnun olduğum kadar bazı hususlarda da memnun oldum. Onu da açıklayayım.

Ben her şeyi unuttuğumu sanıyordum. Söz sözü açınca kafamdaki dosyaların da bir bir açıldığını gördükçe sevindim. Demek ki beynimin  ucra yerlerindeki dosyalar unuttuğumu sandığım dosyalar.

Abdullah Bey kardeşimizin ilginç olduğunu sandığım sözleri de var. Bunlardan ikisini el yazısı ile kendisine yazdırdım. Tabii, yayınlanmak üzere. Ayrıca konuşmalarımızdan özel olmayanları da yazmak için müsaade de aldım. Tabii, fotoğraf da çektirdik.

Kendi el yazısı ile yazdıklarını da açıkladı; ama bu açıklamaları yazmayayım ki üzerinde sizler de kafa yorun biraz.


Kafa yorun; ama tekfir etmeyin. Günümüzde maalesef bu çokça yapılıyor. T. C. 17 Diyanet İşleri başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez ’in tekfir etme hakkımızın olmadığı konusundaki sözleri üzerinde de konuştuk. Maşallah, ben sadece görsel ve yazılı basından öğrenirken o arkadaşlarından da haberler alıyor…

Diyeceksiniz ki bu tür sohbetler kapalı ortamlarda yapılır. Haklısınız.

Yine diyebilirsiniz ki “Sosyal tesis sosyal tesis olalı böyle (şey) görmedi. Yine haklısınız…

Bu birkaç saati, güzelim Boğaziçi'ne bakarak geçirseydiniz keşke demeyin bana. Boğaziçi'ne bakamıyorum. Ta 45 yıl öncesine gidiyorum. Emin olun çiçeklere de bakamıyorum, bakamıyorum bakamıyorum… Ben ancak vahiyle tatmin oluyorum.

Ne derler? Sürç-i lisan ettikse affola.

Sabahattin Gencal, Hamidiye-Çekmeköy_İstanbul





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder