8 Temmuz 2017 Cumartesi

Hepinizi saygı ve sevgiyle selâmlıyorum

Bu gruba iyi bakın.
Bu grup 1969-1970 öğretim yılında Samsun İmamhatip Okulu 4C sınıfından arkadaş grubu.
Şimdi hepsi de emekli.
Samsun'da bir arkadaşlarının bağ evinde toplanmış sohbet ediyorlar.
Tabii hocalarından da söz ediyorlar.
Türkçe Öğretmenleri Sabahattin Gencal da (yani ben de) sohbet konusu oluyor.
Tam bu sırada, önde, bize göre solda olan Necati Gül Bey benimle canlı telefon görüşmesi gerçekleştiriyor.
(İkisi hariç) herkes nasıl da bakıyor. Bu anki hallerini tanımıyorum ama o bakışları hatırlıyorum. Derslerde de öylesine bakarlardı.  
(Necati Beye, görünce soracağım; o iki kişi benim öğrencim değil herhalde)
Benim öğrencilerim, evlatlarım, canlarım.
Benim öğrencilerim.
Hepinizi sevgi ve saygıyla selâmlarken ömür boyu mutluluklar diliyorum.



***

          Yine öğretmenlik günlerimi hatırladım: Dershaneye giriyorum. Ayağa kalkmış olan öğrencilerimi saygı ve sevgiyle selâmlıyorum…

Öğrencilere bugünkü halleri için sevgi, yarınki halleri için saygı duyulması gerektiği öğretmenlerimiz tarafından bize söylenirdi. Ben daha fazlasını yapmaya çalıştım: Öğrencilerime bugünkü halleri için de hem sevgi hem saygı duydum. Saygıyı ve sevgiyi derslerime katık yaptım. Doyduk elhamdülillah.

Doyduk derken Peygamberimiz (s.a.v)’in, yemekle ilgili  hadisinden hareketle beynimizi , gönlümüzü tıka basa doldurmadık. Üçte biri bilgi, üçte biri davranışların düzeltilmesi ve davranışlar kazandırma, üçte biri de ömür boyu sürecek güzel alışkanlıklar kazandırma.

Öğrencilerimizin bir mevkiye gelmesi, bir statü elde etmesi bizi memnun etmiştir kuşkusuz; ama bizi daha çok memnun eden, daha çok sevindiren onların güzel alışkanlıklarını devam ettirmesidir. Bu güzel alışkanlıklardan biri de kitap okuma alışkanlığıdır.

Okumak, kendimizi okumak, kâinatı okumak, Kuran-ı Kerimi okumak. Okumak, olayları okumak, kitap okumak, gazete ve dergi okumak… Okumak okumak…

En küçük bir vesile, bana öğretmenlik günlerimi hatırlatıyor. Keşke, her gün nasıl ders planı yapıyordumsa gün sonunda da günce yazmış olsaydım. Güzel olurdu şimdilerde açar açar okurdum. O zamanlar hafızam çok kuvvetliydi her öğrencimi adı, numarası, alışkanlıkları, yetenekleri vb. özellikleri yanında aile bireyleriyle ilişkileri dahil her şeyiyle tanırdım. Belki de onun için günce tutmamışımdır. Keşke tutsaydım. Unutuyor insan. Yıllar sonra karşına çıkan öğrencilerini hatırlamamak… Neyse uzatmayalım.

Böyle girişlere hiç gerek yoktu. Doğrudan doğruya bu yazıyı niçin yazdığımı anlatıversem daha iyi olurdu belki:

07. 07. 2017 saat 22 55 telefon çalıyor. Hayırdır inşallah diyerek açıyorum.

Değerli öğrencim  Necati Gül telefonda. Gül’den söz etmiştim: 25 yıl Samsun 19 Mayıs Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra emekli olan bir meslektaşım. Sağ olsun bu son birkaç yıl içinde beni birkaç defa ağırlamak nezaketini gösterdi. Bununla da kalmayarak her zaman arayarak hal hatır sordu. Bu defa da hal hatır sormanın ötesinde bana büyük bir sürpriz yaşattı.

“Hocam! Bakın size kimleri göstereceğim.” deyişi çok candandı. Gösterdiği kişilerin meraklı bakışlarını tarif edemem. Ben o bakışları çözmeye çalışırken “Bunların hepsi senin öğrencin.” deyişiyle ben eski günlere ışınlandım artık. 

Sağolsun tek tek isim söyleyerek tanıttı.  Hepsinin ismini hatırımda tutamadım. Aklımda 3-5 isim kaldı; ama onların ismini yazarsam diğerleri alınır; onun için isim söylemiyorum. Bazı isimlerin aklımda kalması, da onların isimlerini basından duymamdır. Hatta bazılarının yazılarını çok zevkle okuyordum. Ama okurken öğrencimin yazısını okuduğumu bilmiyordum. Öğrencimizin yazısını okumak çok güzel, çok lezzetli, çok yararlı oluyor doğrusu.

Bu grup Samsun İmamhatip Okulundan arkadaş olan bir grup. Toplanıp ilâhiyat profesörü olan, kendileri gibi emekli arkadaşlarını ziyarete gelmişler. Sohbet sırasında her nasılsa konu benden açılmış. Necati Bey’in deyişini yazıyorum: 

Biri  “Hocam bana üç kitap verdi. Ondan sonra okumayı sevdim…vb. dedi. Tabii mutlu oldum. Biri 4C sınıfından olduklarını söyledi. Ben fazla bir şey söyleyemiyordum. Dua ediyordum sadece. Bir de bu anda ne yaptıklarını soruyordum. 

Biri Samsun Büyük şehir Belediyesinde Huzurevi Müdürlüğü yapıyor. Necati’ye “bunu not et.” dedim. Bu da güzel bir espri konusu oldu. Necati “Hayatınız emin ellerde” deyiverdi. Allah razı olsun. Her zaman söylerim öğrencilerimi evlatlarım gibi gördüm, evlatlarımı öğrencilerim gibi.

Görüntülü telefon görüşmesi birkaç dakika sürdü; ama yaptığı çağrışımlar hâlâ devam ediyor. Bu grup 4C’denmiş. Ben 4B’dekileri de hatırladım:

1970-1971 Öğretim yılı başlarında, askerlik görevim için Samsun İmamhatip Okulundan ayrıldım. Demek ki 47 yıl öncesinden söz ediyoruz. Yedek subay eğitimini Tuzla Piyade Okulunda (112.dönem) yaptım. Okul bitince görev yerlerimize gitmeden önce bir ara iznimizde Samsun’a geldim. Tabii okuluma da uğradım. 

Sanki dünden söz ediyor gibiyim değil mi? İşte bu sırada 4B sınıfı öğrencilerimden bir grup koşarak yanıma geldi. Elimi öptüler, sarıldılar… Bunlar olağan. Dikkat edin, olağan olmayan bir konuya değineceğim: Hoş geldiniz, nasılsınız demek yok mu? Bundan önce bana bir müjde verir gibi:

“Öğretmenim biz bir piyes yazdık ve oynadık.” deyişlerini hiç unutamam.  Çok yetenekli öğrencilerim vardı. Beğendiğim ödevleri  duvar gazetesinde yayınlardık. Daha güzellerini dergilere göndermelerini isterdim. En başta da öğrencilerimizin her şeyden önce vatana millete faydalı bir evlat olmalarını isterdim. Allah’a şükürler olsun ki öğrencilerimden memnunum.

“Yukarıda 4C sınıfındaki  öğrencilerimi görüyorsunuz. Hepsi de emekli. Arkadaşlarının bir bağ evinde toplanmışlar anılarından söz ediyorlar. Anılarında ben de varım.

İhtimal, telefon görüşmesinden önce  beni  elinde içi kitap dolu bavul gibi bir çanta ile sınıfa giren, dört gözle bakan, ezberletmeden öğretmeye, yapmaya, yaptırmaya, örnek aldırmaya vb. çalışan, dinamo gibi bir genç olarak hayal ediyorlardı.  Ama telefonda beyaz sakallı yaşlı birini gördüler. El salladılar öğretmenlerine. Ben de karşılık verdim. El salla el salla…

Bu yazı böyle bitmemeli değil mi? Evet, bir sonuç yazmalıyız. Ne yazalım?
Öğretmenliğin kutsal olduğunu hep söyleyip dururduk; ama emekli olduktan sonra bu kutsallığı iyice anlıyoruz. İyi ki öğretmen olmuşuz diyoruz.

Haa, bir şey daha hatırlatalım. Okurlara değil, okurlar vasıtasıyla bugün Milli Eğitim camiasında çalışan küçükten büyüğe tüm idarecilere:

Öğretmenlerimiz, öğretmenliği kutsal bilerek fedakârca çalışıyorlar; ancak gereken saygı ve sevgiyi bulamıyorlar. Bilesiniz ki saygı ve sevgisiz bir ortamda değil eğitim öğretim hayat da olmaz. Onun için lütfen bu ortamı sağlayınız.

Liyakatsız idareciler sadece yönetimi değil ortamı da bozuyorlar bunu da bilesiniz…

Son sözüm de öğretmenlere:

Öğren öğret Hakkı halka gürle coş
Durma durma koş.

Sabahattin Gencal, 08. 07. 2017,
Hamidiye-Çekmeköy_İstanbul


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder