7 Kasım 2016 Pazartesi

Öğrencilerimin sofrasında midem de, dimağım da, gönlüm de doydu



Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bir insanın, amel defterinin sürekli açık kalması için ya hayırlı evlat yetiştirmesi ya öğrenci yetiştirmesi ya da kalıcı bir eser yapması, vermesi gerektiğini buyurmuştur. (1)

     Bir baba, bir öğretmen olarak elimizden geldiği kadar çocuklarımı, öğrencilerimi yetiştirmeye çalıştım. İnşallah bir gün eser de vermiş olurum.

     Yıllarca öğretmenlik yaptım. Her derse girdiğimde, rahmetli öğretmenim Seyit Fikri Yanık Ömeroğlu’ndan (2) aldığım örnekle dershanenin ortasına gelir başımı hafif eğerek öğrencilerimi selâmlardım. Bazı öğretmenlerimiz öğrencilerimize bugünkü halleri için sevgi, yarınki halleri için saygı duymak gerektiğini söylerlerdi. Bense öğrencilerime bugünkü halleri için hem sevgi hem saygı duyardım.

     Bahtiyarım ki bir öğretmen gibi, rehber gibi, veli gibi sevip sayarak, üzerlerinde titreyerek yetiştirmeye çalıştığım öğrencilerim de, seneler sonra bile beni seviyorlar sayıyorlar. Öğretmenliğin, maddiyatla ölçülemeyecek en iyi tarafı bu.

     Zaman zaman görürüm öğrencilerimi. 04. 11. 2016 Cuma günü bir tapu işlemi dolayısıyla Başiskele’ye gitmiştim. Bu vesileyle öğrencilerime (Pekin Emlak’a) uğradım. Uğradım demeyeyim çünkü bütün gün onları meşgul ettim. Onlar varken kahveye mi gitseydim…

   Öğrencilerime, bir yandan işlerini aksatmamalarını söylerken bir yandan da Bahçecik’li dostlardan haberler soruyordum. Ayrıca eski günlerden söz ediyor, bugünleri nasıl geçirdiklerini anlatmalarını zevkle dinliyordum.

     Öğrencilerim beni, öğrenciliklerinde olduğu gibi can kulağı ile dinliyorlardı. Günümüz meselelerine de değiniyorduk. Özellikle insanımızın bozulduğu üzerinde de durduk. Hatta bu konuda kısa bir açıklama da yaptım. Kısaca söz edeyim:

     Bugünün yetkilileri de, çalışanları da bizim kuşak öğretmenlerin eseridir. Biz nerde hata yaptık ki böyle oldu. Bu konu üzerinde çok düşündüm ve şunu buldum. Biz çok iyi niyetlerle öğrencilerimizi bilgilendirmek, bilinçlendirmek için uğraştık. Yurdumuzu, milletimizi sevmeyi öğrettik. Değerlerimiz üzerine titredik vb. güzel örnekler sunduk. Ancak bilinçaltına dikkat edemedik. Başka deyişle %10 olan bilinç düzeyi ile uğraşırken %90 olan bilinçaltının her türlü kötü telkinlerden korunması gerektiğini yeterince vurgulayamadık. Evet, sokak kültüründen ve bazı medya organlarından korunmak gerektiğini; iyi arkadaşlar seçmek, bilinmeyen ortamlardan uzak durmak vb. tavsiyelerimiz oldu; ancak onların bağışıklık kazanmalarını sağlayamadık. Subliminal mesajlardan, algı operasyonlarından iyice söz edemedik onlara. Doğrusu biz de tam bilmiyorduk. Bilindiği üzere bu gibi çalışmalar reklam sektöründe bir yasaya bağlandı. Diğer sektörlerde kurallar geliştirildi. Irk, din-mezhep, dil, cinsiyet vb. ayrımlar yapılmaması üzerindeki kurallara saf saf inandık. Zamanla gördük ki emperyalistler ve işbirlikçileri bizi bu yönden çökertmeye çalışıyorlar. İnsan bilinçaltından gelen duygu ve düşüncelerle hipnotize oluyor, birine ya da birilerine bağlanıyor. Algı operasyonlarını gerçek sanıyor, aklını bir türlü kullanamıyor, sürü psikolojisi gelişiyor…

     Şunu da hemen ekleyeyim, sanılmasın ki hep ben anlatıyorum. Hayır, öğretmenlik yıllarım da olduğu gibi karşılıklı diyaloglar halinde sohbetimiz ilerliyor.

     Hasan Doğan Bey ile yukarıda ipuçlarını verdiğim konuyu işledik. Biraz sonra Halil Meteer Bey geldi. Hasan Bey, Meteer’e “Hocam özeleştiri yapıyor; ama genç kuşak öğretmenlerin öz eleştiri yapma alışkanlıkları yok.”dedi. 

     Dedim, dedi ile uzatmayalım. Çok konuştuk. Halil Bey kimsesiz çocuklara, onurlarını kırmadan nasıl yardım ettiklerini anlattı. Yetenekli fakir çocukları okumaya teşvik ettiklerini ve okuttuklarından söz etti. Bu arada spor çalışmaları için gruplar kurduklarını, bu tür çalışmalar için her türlü masrafı üslendiklerini söyledi. Nasıl memnun olduğumu, nasıl duygulandığımı anlatamam. Onlara belli etmedim ama gözlerim dolu dolu oldu. Şimdi yukarıda sadece işaret ettiğim çalışmaların ayrıntıları gözümün önüne gelirken gözlerimden yaşlar akıyor…

     Çok hassas bir kişiliğim var zaten, ama bu günler hassasiyetlerim çoğaldı. Resmen sulu göz oldum. Öğrencilerime belli etmedim; ama yazıhanede de gözlerim sulandı. Yazıhanede Rahmetli Mehmet Pekin Bey’in ve O’nun babası rahmetli Süleyman Bey’in duvarlara asılı fotoğraflarını görünce eski günlere gittim, çok duygulandım doğrusu.

     Saygıda, sevgide kusur etmeyen benim vefalı öğrencilerim beni yemeğe götürdüler. Teşekkür ettim, vaktin geç olduğunu, İstanbul’a dönmem gerektiğini söyledimse de ısrarlarına dayanamadım. Bir daha ya kısmet diye düşünerek tekliflerini kabul ettim.

     Başiskele’de çok güzel lokantalar var; ama onlar beni Aşağı Yuvacık’taki bir lokantaya getirdiler. Araba’nın içinde de sohbet ettik. Gördüğüm insanları göstererek “Bunların hiç birini tanımıyorum; ama sanki hepsini tanıyorum.” gibi dedim. Psikolojik bir durum herhalde derken Hasan Bey, bu konuda da güzel izahlarda bulundu.

     Bu arada, boşaltmak zorunda kaldığım, satlığa çıkartmak zorunda kaldığım evin önünden de geçtik. Nasıl duygulandım anlatamam. Evi satlığa çıkarmamızın sebebi sadece benim duygulanmam değil. Çocuklarım da duygulu; o evi her gördüklerinde rahmetli annelerini hatırlayıp duygulanacaklardı… Hatırlamamak mümkün değil. Neyse bu konuyu geçelim. Lokantaya gidelim.

     Öğrencilerimle bir yemek masasında olmak bir aile sofrasında olmak gibi. Anı kalsın diye fotoğraf çektirdik. Geçenlerde öğrencilerimle çektirdiğim fotoğrafları yayınlamıştım. Bu kez de yayınlama müsaadesi aldım. Bu arada “Fotoğrafın altına ne yazalım?”diye sordum. Hasan Bey, “öğretmen ve öğrencileri” konusuna işaret etti. Birer cümle söylemelerini istedim. Hasan Bey, “Önce açlığımızı giderelim, sonra…”

     Müsaadenizle bir not yazayım mı? Benim öğrencilerimin birçoğu dede olmuştur. Sözünü ettiğim öğrencim Hasan Doğan Bey’in de, Allah bağışlasın üç torunu var. Böyleyken onlara  “çocuklar” diye hitap ediyorum. Kendilerine de söyledim: “Kusura bakmayın çocuklar”dedim. “Sizi hep küçük halinizle görüyorum, çocuklar diyorum.”… Tabii, durumumu gayet iyi anladılar.

        Ben böyleyim işte. Onlar küçükken, kendilerini büyük adam yerine kor fikirlerini sorardım. Tartışma yapardık, eleştiri, öz eleştiri yapardık.  Hasan Bey iyi hatırlıyor. Hep beraber nasıl dergi çıkardığımızı hep anlatır. Daha sonra her dergi çıkardığında bu çalışmalarımızı hatırladığını da ekledi.

     Biraz uzattık galiba. Kısaca özetleyeyim:

      Sevgili öğrencilerimin davet ettikleri sofrada midem de, dimağım da, gönlüm de doydu.

     Her zaman, millet olarak güzelliklerle, faziletlerle vb. güzel hasletlerle doymak umuduyla.

      Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul

_________________________
1.

Yüce Peygamber (sav) buyurur ki:
“Bir insan öldüğünde, ameli (nin sevabı) kesilir. (Amel defteri kapanır.) Yalnız:
1. Sadaka-i cariyesi, (Çeşme, köprü, hastane, kütüphane, cami, okul yaptırmak, ağaç dikmek…vs.)
2. (Halkın okuyup istifade edebileceği, okunmasının insanlığa ve medeniyete faydası olabileceği) ilmi bir eseri ve
3. Kendisine dua eden hayırlı bir evladı olan kimsenin amel defteri kapanmaz.
(Bu amme menfatine ait bu eseri baki kaldıkça sevabı da devam eder.)
(Riyazüs Salihin Tercümesi, c.3, s.4-5)
(Diyanet Gazetesi, 15 Nisan 1977, sayı 163)

2. Seyit Fikri Yanıkömeroğlu, Yaygın Eğitim Eski Genel Müdürü

2 yorum:

  1. Ne mutlu size. Keyifle okudum yazınızı Hocam.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil