21 Ekim 2016 Cuma

İki ihtiyar oturmuş yanyane


Sabahattin Gencal, Lütfü Aydın
Üsküdar, 20. 10. 2016, 19.48
Belediye otobüsünde iki ihtiyar
Hoşsohbet biri değilim. Ne güleç yüzlüyüm ne de tatlı dilli. Gönlümü açmadıkça açamadıkça gönlümün hoş, gönlümün güleç, gönlümün tatlı olması hiçbir şey ifade etmiyor. Onun için, her şeyden önce gönlümü açmam gerek.
Yıllardır gönlümü okuyuculara açmak için uğraşı veriyorum. Açık deyişle kalemimin ucunu açmak istiyorum; ama bir türlü açamıyorum…
Dün, bir rastlantı sonucu öğrendim ki kalemden önce dilimizin açılması gerekir.
            Dili açılmak deyiminin anlamlarını bilirsiniz. Bir anlamı da “Az konuşan ya da hiç konuşmayan birisinin konuşmaya başlaması.” demektir.
Durumumu açıklamaya zorlanıyorum. Ben öğretmenim, öğrencilerime güzel konuşma ve yazmanın kurallarını az çok öğretebildiğime inanıyorum; ama gel gör ki sınıf/dershane dışında konuşkan değilim. Konuşmamak bir yana çarşıda pazarda, sokaklarda duraklarda hele otobüslerde konuşanları hep kınamışımdır.
Zayıf hadis olduğu bildirilen "Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz."(Tirmizi, Kıyamet, 53, no: 2507; Beyhaki, Şuabu'l-İman, 5/315, no: 2778; bk: Keşfu'l-Hafa, 2/265) sözü benim hayatımda da doğrulanıyor gibi.
Evet, ben de nakil vasıtalarında artık konuşmaya başladım. Bunu söylerken bile utanıveriyorum. Çocuklarıma, artık ben de İstanbul'lulaşıyorum diyorum. Onlar da İstanbul böyle diyorlar. Yıllardır katlandıklarını ekliyorlar.
Blog istatistiki bilgilerinden öğrendiğime göre bu blogdaki yazılarımız 82 ülkede tıklanıyor. (Tıklanmak demek okumak veya anlamak değildir elbet onun için tıklanmak kelimesini kullandım) Bu ek bilgiyi şunun için verdim: İstanbul’da bir müddet de olsa ikamet etmeyenler, biliyorum ki bize hak veremeyecek, mazeretimizi kabul etmeyecek. Buna rağmen, yazının uzamasını, sıkıcı olmasını da göze alarak mazeretimizi anlatacağım:
Dün bir kitap bastırma işi için Avrupa tarafına gitmem gerekti. Çekmeköy’den minibüse bindim. Ümraniye’den Üsküdar’a kadar otobüsle devam ettim. Üsküdar’dan Sirkeci’ye Marmarayla, Sirkeci’den Lâleli’deki kitapçılara tranvayla devam ettim. Tabii dönüşte de aynı vasıtaları kullandım.
Vasıtalarda geçirdiğimiz saatlerde ağzımızı açmayalım. İş yaparken zaten açamayız. Evde de yorgunluğu gidermekten başka bir şey düşünemeyiz…
Eee?
Eeesi şu: İnsanlar benim düşündüğüm gibi sessiz sakin, nezaketli…vb. olsalar enerjileri birikir. Sonra o biriken enerji ne olur biliyor musunuz? Allah korusun patlar birden bire. Deprem olur. Yaa, ikide bir gazetelerde İstanbul’da deprem olacak diye yazıp duruyorlar, yoksa sözünü ettiğim depremden mi söz ediyorlar. Öyleyse çok çok kötü olur…
Ah, benim bu lâfı dolandırma huyum olmasa. Toplu yerlerde konuşmalara karşı biriyken şimdi konuşmalara hem de gerekçeli olarak cevaz veren biri olduğumu söylemek istiyorum.
Bendeki bu duruma sebep olan bir hızırdan da söz edeceğim. Söz edeceğim de ne demek asıl bunu yazmak için oturdum. Konuya girmeden giremeden uzun uzun yazdım. Neyse asıl konumuzu kaynatmayalım.
Yatsı vakti Üsküdar’dan otobüse bindim. Allah’tan boş yer vardı oturabildim. Biraz sonra bir beyefendi;
-“İki sakallı yanyana oturalım.”diyerek yanıma oturdu. Maşallah daha yerleşmeden konuşmaya başladı. İlkin, zor duyabildiğim bir sesle bir dua okudu sonra;
- “Her evden çıkışta, işe gederken vb. bu duayı okursanız iki milyon sevap kazanırsınız.”dedi.
İyice meraklandırdı beni yavaş yavaş Sokratvari sorular sormaya başladım. Epeyce şeyler de öğrendim: Emekli bir din görevlisiydi. Yurt dışında uzun müddet görev yaptı. Bolu’da ikamet ediyor. 5-6 ayda bir burada öğretmenlik yapan kızına gelip gidiyormuş. Üç gündür İstanbul'u geziyor. Gerçi çocukluğunda İstanbul'daki bir medresede tahsil görmüş; ama şimdilerde İstanbul’un hali bambaşka.
Gezip gördüklerini yazıp yazmadığını sordum. (Cevabına dikkat!)
-“Yazının getirisi az oluyor.”dedi ve bakkaldan, alışveriş merkezlerinden örnekler vermeye başladı. Doğrusu şaşırdım, ne demeye çalıştığını düşünmeye başladım. Meğer ahiret getirisinden söz ediyormuş. Önce dil diyor. Ağzını açıyor, dilini çıkartıyor, eliyle dilini işaret ediyor. Yazıda iyi olduğunu, ancak el ayak tutarken halkın içine girip canlı canlı konuşmanın daha yararlı olduğunu söyledi. Bu sözünü ettiğimiz bey efendi Lütfü Aydın.
-“Bolu’da oturduğum mahalleli beni bırakmıyor, haftada üç gün sohbet ediyoruz camide. Yerli televizyona da çıkıyoruz.” dedi.
41 kere maşallah. Kendisine dedim ki;
-“Benim küçük bir bloğum var bu konuşmaları yazabilir miyim?”
-“Hay hay”dedi.
Ben, unutkan olduğumu konuştuklarımızı aynen yazamayacağımı, konu başlıklarını yazabileceğimi söyledim yine kabul ettiler…
Lütfü Bey beni tanıdıkça artık örnek vermeden, vücut hareketi yapmadan konuşmaya başladı. Yine, “Maşallah!”dedim içimden. Muhataba göre konuşuyor.
Dedim ki;
-“Sohbet her yerde, her durumda olabiliyor mu?” Amacım otobüsün içinde balık istifi olmuş garibanların arasında nasıl sohbet olacağına işaret etmekti. Dedi ki;
 “Biz Almanya’da meyhanelere girer ve adam kurtarmaya çalışırdık. Türk gençleri yabancı kızlarla içki içerken onları uyarır dışarı çıkarmaya çalışırdık. Alman kızları bize “domuz hoca” derdi. Tabi bu arada Almanca söyleneni de tekrar etti. 
Anladım ki otobüste de sohbeti hoş karşılıyor. Bu kez dedim ki;
- “Biz devamlı içinde olduğumuz için bu balık istifinin ayrıntılarını göremiyoruz. Siz ne gibi ayrıntı, ne gibi farklık görüyorsunuz?” Amacım, bu garibanların kafasını şişirmenin iyi olmadığını ima etmekti. Bu arada çok önemli bir noktaya değindi.
-“Böyle olmaz. Koskaca Berlin’in 5 milyondur. Artırmıyorlar. Bizde boyuna gel gel gel…”
Lütfü Bey bu arada Almanların bizi nasıl gördükleri üzerinde durdu. Ayrıca, kendi tabiri ile “kazanma” çalışmalarına değindi. Bu arada bana 26 sayfalık, ücretsiz dağıttığı,”Ehli Sünnet’in Kaynakları” adlı derleme çalışması olan bir broşür verdi.
Sohbetimiz koyulaştı. Öğretmen olan kızının benim 5 yıl yönetici olarak çalıştığım okuldan mezun olduğunu söyledi. Hangi yılda mezun olduğunu hatırlamadığı için benim öğrencim mi değil mi anlayamadık; ama öğrencim sayılır yine de…
Bu arada fotoğraf çekme ve bu fotoğrafi yayınlama müsaadesi aldım. Selfi çekmeyi beceremediğim için ayaktakilerden birine çektirdim.
Ümraniye Çarşı Durağına az kala müsaade istedim ve vedalaşarak kalktım.
Ümraniyeden de Çekmeköy’e gelinceye kadar hem yoruldum, hem de vakit geçti. Yoksa bu yazıyı dün yazmış olurdum.
Bu tip yazıları sıcağı sıcağına yazmak daha iyi oluyor. Sonraya kalınca…
Sonuç olarak otobüste yarım saat kadar yan yana oturduğum biri beni olumlu olarak etkiledi. Lütfü Aydın Bey’in Bremen’deki hayatı, Bolu’daki hayatı, arasıra geldiği İstanbul’daki  hayatı hakkında anlattıklarını hayal ettim. Kendisini gözümün önüne getirdim ve kendi kendime dedim ki;
Bak Sabahattin;
Ø  Bir insanın bilgisi, bilgisini kullandığı kadardır.
Ø  “Önce söz vardı” deyişini iyice düşün.
Ø  Yazının getirisi azdır. Bir taraftan yazının getirisini çoğaltmaya bak, diğer taraftan da Ahiret getirisi fazla olan işlere yönel. (Getiri kelimesi yanıltmasın sizi. Bu tabir Lütfü Beyin tabiri.)
Ø  Şükrünü bil.
(Anti parantez olarak yazayım: Çocuklarıma 3 km. uzaklıkta oturuyorum ve yaya gidip gelebilirken dizlerimde kireçlenme olduğunu söylüyorum. Benden sadece iki yaş büyük olan, sözünü ettiğim Lütfü Bey’in diz kapakları protez. Buna rağmen geziveriyor. “Kazanmaya” çalışıyor. Ahiret kazancını dünya kazancı ile mukayeseli anlatışı da orijinal.)
Ø  Yeni Lütfü Aydın Beyler bulmaya çalış.
Ø  Aydın gibi hoşsohbet olmaya çalış.
 Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul        
            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder