16 Eylül 2016 Cuma

Mükellef bir kahvaltı ve fikir ziyafeti

Kahvaltıyı severim. Ailece kahvaltıyı çok severim. Torunumun hazırladığı kahvaltıya bayılırım.
Bu sabah torunum bir kahvaltı hazırladı ki anlatamam. Tek cümle ile mükemmel ve tam istediğim gibi.
Mükemmellik kişilere göre değişir tabii.
 İstediğim gibi sözü yanlış anlaşılmasın. Aslında ben, özel olarak benim için bir şey yapılmasını istemem. Allah ne verdiyse iştahla ve şükrederek yerim. 52 yıllık hayat arkadaşım olan rahmetli eşime bir kere bile ‘şunu yap’ demedim. Ama o hep istediğimi yapmıştır veya onun yaptıklarını her zaman lezzetle yemişim. Gelinlerime de, torunuma da bana sormamalarını söylemişimdir.
Bir ara sofraya bakarak ‘Acaba torunum içimi mi okudu?’ diye düşünmedim değil. İçimi okuyamaz; ama sözlerimi değerlendirdiği kesin.
Bu günler hafif bir nezle durumu  var bende. Büyük oğlum soğan ve sarımsak yememi tavsiye etti. Ben de ne yaptım biliyor musunuz. Bir büyük soğandan zar küpleri yaptım. Domatesi de aynı şekilde. Attım tencereye. Sızma zeytin yağı  koydum. Çırpılmış yumurta ekledim. Zerdeçal attım, tarçın çubuğu da… 15-20 dakika sonra nefis bir şey çıktı ortaya. Kâseye aldım, biraz da limon sıktım. Çorbayı içtikten sonra yatıverdim. Birazcık uyuduktan sonra diri olarak kalktım. Öğle de, akşam da birer kâse içtim. Ohh. Sanki ilâç keşfetmişim. Büyük oğluma da küçük oğluma da durumu telefonla anlattım. Büyük oğlum, “Sarımsak ve biber de ekleseydin.”dedi. Demek ki bu  konuşmaya kulak misafiri oldu torunum.
 Kahvaltı da baktım ki soğanlı, domatesli, acı yeşil biberli, karabiberli  fevkâlade lezzetli bir yiyecek. Yanında tavada yumurta. (Ben her zaman yumurtanın süper gıda olduğunu söylediğim için olacak), tabii zeytin ve peynir de artısı. Ve Trabzon tulum peyniri.  Oğlum çok yemememi istiyor; ama yenmez mi? Tava ekmeği ve köy ekmeği ile ne güzel oluyor. Asıl güzellik torunumun çok özenle hazırlamış olması. Sofra dizilişi de harika. Yani midemize afiyet,  gözümüze ziyafet.

Bu ziyafete fikir ziyafeti de katayım istedim.

Torunum Başiskele Anadolu Lisesi’nde okurken yanımdaydı. Başbaşa yaptığımız kahvaltılarda okuldan ve derslerden konuşurduk.
Şimdi ne konuşacağız? Lise bitti. Üniversiteye, İstanbul’daki  istediği okullar için yeterli puanı alamadığı için okula gidemiyor. Bu yüzden bir işe başladı. ( Bu arada babasını da bana bir nevi şikâyet ediverdi. Babası, İstanbul dışında bir okul tercihini kabul etmediği gibi, İstanbul’da da  kızın istediği her okulu kabul etmiyormuş. Konuyu geçiştirivererek yeni bir konu buldum.)

Okul hayatın bir modelidir. Asıl okul hayattır. Kitaplar da Allah’ın kitaplarıdır. Yani Kâinat Kitabı, Kâinatın özeti İnsan Kitabı ve bunların fihristi Kur’an-ı Kerim. “Okumasını bilirseniz her insan bir kitaptır.”vecizesini de söyledim. Bu vecize ilgisini çekti. Bu sözün kime ait olduğunu sordu. Başta Hz. Mevlâna olmak üzere bazı İslâm âlimlerinin bu sözü tekrarladıklarını söyledim. Hatta batılı düşünürler, kaynak belirtmeden bu sözü tekrarlayıveriyorlar.

Kızımız meğer gözlem yapıyormuş. 'İzmit’te insanlar başka, İstanbul’da başka. Mahallede insanlar başka, işyerlerinde başka…'dedi. Her insanın dünyada biricik varlık olduğunu gözlemle bulmaya çalışan torunum gururlandırdı beni.
Ayrıca bundan böyle bir iş yaparken sonuçları tahmin etmeye çalıştığını da belirtti ki sebep sonuç ilişkisini de buluyor demektir.
Sohbetimiz uzun sürdü. Zekâdan ve akıldan söz ettik. Zekâyı bir arabanın motoruna,  akılı da direksiyona benzettik.  Bu yıl şoförlük ehliyeti aldı ya. Bu benzetmeleri daha çok ilgiyle izledi.
İş yapma süreçlerinden söz etti. Hayal, tasavvur, planlama ve uygulamadan söz etti. O anda aklıma gelen bir soruyu soruverdim: Namaz kılmakta iken nereye bakarız? Seccadenin ucuna tabii. Başka yerlere bakarsak namaza odaklanamayız, huşu içinde kılamayız. Çalışmak da bir ibadettir. Nasıl ki seccadeyi sererken kıbleye doğru sereriz, temiz ve güvenli bir yere sereriz iş yaparken de işe başlamadan önce bütün tedbirlerimizi alırız; ama iş anında yalnız işe odaklanırız…

Bütün bunları ben değil torunum yazsa eminim ki yazmayı unuttuğum başka mevzuları da katarak tıpkı sofrayı güzelce hazırladığı gibi sohbetimizi de sunuverirdi.
 Akla şu gelebilir, bu fikirler torun tarafından ortaya atıldığı için böyle tatlı geliyor insana. Bir yerde hak veriyorum bu düşünceye. Ama çocukların ve gençlerin doğal filozoflar olduklarını unutmayın. Bir bakın etrafınıza  kalıplı mı kalıplı adamlar bir fikir söylemeye korkuyor, kendi kendilerine sansür uyguluyorlar. En kötü, en zararlı sansür otosansürdür. Çocuklar ve gençler, en azından kendi kendilerini sansür etmiyorlar. (Bu arada, torunlarıma çocuklarıma olduğu gibi sansür uygulamıyorum değil. Yanlış olduğunu biliyorum; ama Niyazi (?) olmalarını istemiyorum.)
“Bu da nasıl bir yazı, bir o fikir, bir bu fikir…” demeyin. Sonuçta kahvaltıdan söz ediyoruz. Kahvaltı yaparken belli bir sıraya göre mi yiyorsunuz?

Sonuç olarak ne yazalım: Çocuklarımız, torunlarımız, gençliğimiz, insanlarımız aslında birer pırlanta gibidirler. Onları her ortamda, her fırsatta eğitmek gerekir.

Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul

2 yorum:

  1. Merhabalar Sabahattin Hocam.
    Bugün çok güzel bir yazı okudum sayenizde. Kaleminize ve yüreğinize sağlık ve mutluluklar dilerim. Güzel bir kahvaltı ile başlayan yazı, birazcık aile içi saadetlere dalmış, derken okul konusu ile birlikte en tehlikeli sansürün otosansür olduğuna değindikten sonra güzel bir şekilde yazınızı sonlandırmışsınız. Bu arada biraz nezle gibi bir rahatsızlığınızdan bahsetmekle birlikte oğlunuzun önerisi doğrultusunda hazırladığınız çorbavari ilacın iyi geldiğine de değinmişsiniz. Geçmiş olsun efendim.
    Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun. Cenab- Hakk, yar ve yardımcınız olsun inşAllah!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz, yorumunuz ve geçmiş olsun dilekleriniz için çok teşekkür ederim.
      Hamd olsun iyiyim. Sizlerin de devamlı iyi olmasını dilerim. Selamlar...

      Sil