25 Eylül 2016 Pazar

Bugün de laboratuvara girdim...

Buna muhlama derler...
Bugün Pazar. Oğlum Ahmet,  Sağolsun  ziyaretime geldi. Beni laboratuvarımda buldu. Onun da yardımıyla deneyimizi çabucak tamamladık. Vee kahvaltı sofrasına oturduk.

Önemli olan kahvaltı sofrasında ne olduğu değil tabii. Baba oğulun beraberce kahvaltı yapmasıdır.

Bugünler, mutfağıma laboratuvar deyişimi yadırgamayın. 

Doğrusu, ilkin ben de düşündüm ki, “Ya, ben fenci değilim niye laboratuvar deyip duruyorum?” Zamanla kafamı topladım. Evet, ben fenci değilim; ama ilköğretmen okulu mezunuyum:

Pulur Köy Enstitüsü kapattırılınca aynı binalarda ve yerlerde açılan Pulur  (Yavuz Selim) ilköğretmen Okulunda okudum. 

Düşünebiliyor musunuz fen laboratuvarımız, fizik laboratuvarımız, iş atölyemiz, resim iş atölyemiz, müzik salonumuz, kütüphanemiz vardı. Spor salonu, futbol sahası, birçok voleybol ve basketbol sahası vardı. Tarım iş derslerini gördüğümüz tarım alanımız da vardı. Başka  banyo yeri, çamaşırhane, ütühane . Öğrenci lokali, öğrencilerin işlettiği çayocağı… Diyeceksiniz ki orası okul mu bir köy mü? Evet, 40 küsur binadan oluşan muazzam bir yerleşke.  İhaleyle işletildiği için terziyi, bakkalı ve berberi saymadım. Ayrıca Enstitülü zamanında öğrencilerin çalıştığı; ama bizim zamanımızda işletmecilere verilen büyükbaş hayvanların beslendiği, kümes hayvanlarının bulunduğu yerleri de saymadım. Unuttuğum başka bir yer var mı bilmem. Bir yeri özellikle en sona bıraktım. Ambarımız, mutfağımız ve yemekhanemiz. Yemekhane Salonumuz çok amaçlıydı. Sinema oynatırlardı. Sınıfların piyesleri ve etkinlikleri olurdu… Bu etkinlikler bir tarafa bırakarak biz yine yemek konusuna dönelim.
İlk zamanlarda mutfakta soğan ve patates soyardık, bazı işlere yardımcı olurduk. Sınıfımız yükselince yemek servisi ve masaların düzenlenmesi işlerine bakardık. Beşinci sınıftan itibaren ambardan nöbetçi öğretmenle birlikte erzak çıkarıp mutfak görevlilerine teslim etme işlerini organize ederdik. Tabi bütün bunları nöbetçi olduğumuz zamanlar yapardık.
Bütün bu söylediklerim, bütün bu anılar daha önce nerde idiler? Niçin mutfağa girince bunları çağrıştırdım? Valla ne derseniz deyin; ben de bilmiyorum, hatırladım işte.
Eski günleri hatırlayarak dedim ki? Sen böyle bir ilköğretmen okulu mezunusun, mutfağa girince sadece kendi mideni, kendi damak zevkini düşünme, öyle deneyler yap ki herkes faydalansın.  Tabii şimdilik dememle kalıyorum…
Yine düşündüm, “Sahi be, bugünkü yukarıda saydığım özelliklerle donanmış okulları rüyâlarında görseler bile inanamazlar. Bu okullar nasıl bir kumpas sonucu kapandı?”
İyi mi yapıyorum kötü mü bilmem. Benim bulunduğum sofra biraz da fikir sofrası olur.
Torunlarımla yerken Sokrat gibi olurum, öyle sorular sorarım ki onlar doğruları bulsunlar, fikirlerini aktarsınlar. Oğullarımla, gelinlerimle otururken ağabey gibi arkadaş gibi olurum.

Kahvaltıya özel önem veririm...

Bugün Pazar. Yurt içi ve yurt dışı birçok tecrübeyle donanmış öğretmen oğlumla başbaşa kahvaltı yapıyoruz. Bir söz üzerine,  bana dedi ki: “Bu sözü 20 sene önce de söylemiştiniz; ama uygulayamadım.” Vayy, nasıl da söylediklerimi hatırlıyor. Vay, ben söylediğimi unutmuştum. Nedense çocukluk ve gençlik yıllarımı unutmuyorum; ama son yıllarda demek unutuyormuşum.
Bu tespit bir tarafa, geçen yıl bir öğrencimle yemek yerken söz yaşlılığa geldi. O anda bana halen genç olduğumu belirterek iltifat etti ve ekledi : “Bir kişi aynı şeyleri tekrarlıyorsa bilin ki ihtiyarlıyordur.”
Bana ihtiyarlığımı, kendisi de farkına varmaksızın hatırlatan oğluma teşekkür ediyorum. Ne lüzum var eskileri karıştırmaya, anılara gitmeye. Geleceğe bakmalıyız değil mi?

Ahmet de gelinim de - benden mi öğrendiler bilmem- her yemekten sonra kahveyi unutmazlar...

İleriye, hep beraber ileriye bakalım. Tünelin ucunda bir ışık görülüyorsa tuttuğumuz istikamette ilerleyelim. Işık görülüyor mu? Görülmüyor. Eee peki, o zaman niçin aynı kadrolarla, aynı teranelerle vakit öldürelim.
Bu mevzulara girmeyeyim değil mi? Ne olur ne olmaz. Onun için, Taa eskilerde bir deyiş vardı,  Mealen yazıyorum: “Sendika mendika işleriyle kafa yormayın, kanarya dernekleri  kurun.” Şimdi de bana diyebilirsiniz ki siz mutfağınızda deneylerle uğraşın.  Damak zevkinize bakın, kaliteli yaşamaya bakın, falan filan; ama olmuyor ki kardeşim. Midem, Allah’a şükür doyuyor, ancak ruhum kararıyor. Sakın, “Çokları midesini doyuramıyor, sen şükür et.”demeyin. Ediyorum zaten,  Allahı’mıza bin şükür. Şükürden aciz olmayacağız; ama toplumu da düşüneceğiz. Düşüneceğiz, düşüneceğiz. Başka çaremiz yok.
Ben laboratuvarımda neler düşündüğümü yazdım. Deney sonuç raporunu da oğlum Ahmet yazsın.
Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder