24 Mayıs 2016 Salı

“Tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur.”


            (...)

Dikkat ederseniz, şimdiye kadar akıl keskin bıçağa, usturaya, tarlaya, ata benzetildi. Hz. Ali (r.a)’da “Akıl keskin kılıçtır.” diyor. Yani kesmek, üretilmeye yardımcı olmak, ileri taşımak eylemleri ima edildi. Ama bizler pöstekide veya masada oturarak ya pösteki sayıyor veya hazır bilgileri, rivayetleri tekrar tekrar anlatmakla vakit öldürüyoruz. Diyeceksiniz ki, sizde bir türlü konuya giremiyor, vakti harcıyorsunuz. Olur mu, ben ifrata ve tefrite düşmemek için bir orta yol bulmaya denge kurmaya çalışıyorum.

Bildiğiniz gibi ifrat, (herhangi bir konuda) aşırı gitme, ölçüyü kaçırma, aşırılık; tefrit  (genellikle tutum ve davranış için) gereğinden aşağıda kalma durumu. İtidal ise
1. aşırı olmama durumu, ölçülülük.
2.mec. Soğukkanlılık. Olarak tanımlanır. Demek ki istikametimiz doğrultusunda dengeli olacağız.
Yeri gelmişken bir alıntıya yer verelim mi?

“Bediüzzaman Hazrelerine göre aklın üç mertebesi vardır.(5) Bunlar:
1.      Tefrit Mertebesi.
2.      Vasat Mertebesi.
3.      İfrat Mertebesi.

Aklın tefrit mertebesi gabavet halidir, yani aklın hiçbir şeye ermemesi, aklın çalışmaması halidir. Bu mertebede akıl neredeyse kendi halindeedir, telaşsız ve kaygısızdır, dünya umurunda değildir. İnsani incelikleri, nezaheti ve nezaketi kavramaktan âcizdir.

Aklın vasat mertebesi akıllılık halidir. Bu mertebede akıl, olması gerektiği gibi çalışır, düzgün çalışır, hikmeti esas alır, her şeyde hikmet arar, her şeyi hikmete göre sorgular, denetler, algılar ve yargılar.

Aklın ifrat mertebesi ise cerbeze halidir. Bu mertebede akıl yalanda ileri derecede kurnazdır, hilekârdır. Yalan ve yanlışını laf ebeliği yaparak örtbas eder ve kimsenin ruhu duymaz. İşte aklın bu mertebesinden uzak durmak ve Allah’a sığınmak lazımdır.”

Not:1. Vasat kelimesi, günlük konuşma dilinde orta, ortam anlamlarında kullanılmaktadır. Aklın orta  olması anlamında değildir. “Aklın Vasat mertebesi  "hikmettir" ki hakkı hak bilir ve ona yapışır, batılı batıl bilir ve ondan kaçınır. İşte en büyük hidâyet budur.” (2)
                   2. Gerçek cezbe; kişilerin içinde/özünde hissettiği sıkıntı-ferahlık (kabz-bast) halleri ve bedensel tepkileridir. Buna “rahmani cezbe” diyebilirim.
                    Gerçek olmayan cezbe; kişilerin içinde/özünde hiçbir şey hissetmediği halde diğer insanlara hava atmak amacıyla cezbe taklidi yapmasıdır. Buna da “şeytani/nefsani cezbe” diyebilirim.
Cezbenin içte/özde hissedilmesine gelince…
İnsanlar şimdiki bilimlerin verilerine göre maddi manevi içerikli tüm duyu ve duygulanımlarını beyinlerinde kimyasal olaylar olarak yaşıyorlar.” (3)

Yukarıdaki paragrafları okuyunca, daha doğrusu yazılanları okuduktan sonra toplumumuzun durumunu değerlendirince hal-i pür melâlimizi göz önüne getirmişsinizdir. 

Ben de ek olarak şunu söyleyeyim: 
Gabilerle cezbezeliler arasında sıkışmış olan aydınlarımız susmaktadır.Budalalar meclisinde en zarif nükte, susmaktır.”diyor çokları. Bir profesörümüz de sükût orucundan söz ediyor. İlginç değil mi?

“Ramazan ayında tutulan oruç Kur’an dininin temel ibadetlerinden biridir. Kur’an, birçoğumuzun hiç farkında olmadığı ama üzerinde durulduğunda çok altı çizilesi anlamlar taşıdığının görüleceği bir oruçtan daha söz etmektedir. Bu, başlığımızda verildiği şekliyle ‘sükût orucu’ veya daha açık bir deyimle ‘suskunluk orucu, konuşmama orucu’dur. Bu orucu tutma emrini alan ilk insan ise Hz. Meryem’dir. (Meryem suresi, 26-33)
Hz. Meryem, babasız peygamber Hz. İsa’ya hamileliği sırasında uğradığı hakaret ve iftiralara karşılık vermek üzere iken sükût orucu emrini almıştır. Sükût orucunun tüm esprisi işte bu noktada aranmalıdır.
Sükût orucu, konuşması kıyametler koparacak büyük ruhların susmasıyla vücut bulan bir oruçtur. Bu oruçtan söz edebilmek için, her şeyden önce, ortada büyük emanet (siz buna misyon, mesaj diyebilirsiniz) taşıyan bir benlik olacak, taşınan emanetin kıymeti bilinmeyecek, emanet taşıyıcıya iftira, zulüm ve hıyanet sergilenecek, emanet taşıyıcının konuşması ‘domuzun boynuna ince gerdanlık takmak’ türünden bir abes haline gelecek... İşte bu durumda susmak bir ‘sükût orucu’ olmaktadır. Sükût orucu adını hakkıyla almış bir suskunluk, bir toplum için en büyük felakettir.(8)
Ramazan orucunu bozmayı gerektiren halleri İlmihal kitaplarından öğrenebiliriz. Ama sükût orucunu bozmak gerektiği halleri nereden öğreneceğimizi bilmiyorum. Bence oruç bozma zamanıdır. Felâket geldikten sonra konuşmak neye yarar? “Tekerlek kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur.”diyen atalarımız zamanında, iş işten geçmeden konuşmak gerektiğini belirtmiş olmuyor mu?
(...)
Sabahattin Gencal
(Yazmaya başladığım  Akıl Hakk'ın Elçisi midir? adlı kitabımdan...)
____________________

1.        Süleyman Kösmene, Akılda ifrat yolu: Cerbeze, http://www.yeniasya.com.tr/suleyman-kosmene/akilda-ifrat-yolu-cerbeze_303854
2.         Ebu’l-Beka, s. 382; Tantavi el-Cevherî, Tefekkür Hazinesi, Çev. Abidin Sönmez,
3.        Kemal Gökdoğan, https://tasavvufdefteri. wordpress.com/2010/12/17/cezbe/
4.        Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Sükût Orucundayım, http://www.aydinlikgazete.com/sukt-orucundayim-makale,63202.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder