28 Eylül 2015 Pazartesi

Bundan böyle, her gün doğum günüm...


Doğum günlerinde sunulan 
pastaları tatlı tatlı yiyelim, 
gönülden ikram edelim; ama 
ışıkları söndürmeyelim.

Sabahattin Gencal



            28 Eylül 1943’te Trabzon ili Dernekpazarı ilçesine bağlı Akköse Mahallesinde dünyaya geldim.



Sabahattin Gencal 73 yaşında...

           “Dünyaya geldim.” deyişi ‘Akköse’ye geldim’, ‘eve geldim’, ‘yuvaya geldim’ ...vb. deyişlerden farklıdır.

           Bir kere, ben gelmedim babam ve annem vasıta yapılarak Allah tarafından gönderildim.

           İkinci olarak, dünyaya gelişimi ilk ağlamamın duyulduğu 28 Eylül 1943 olarak mı kabul edeceğiz; yoksa babam ve annem vasıta edilerek oluşturulan ceninime ruh üflendiği zaman mı dünyaya gelmiş oldum? Canlı olan cenine ruh kırkıncı gün mü yoksa daha sonra ki günler de mi üflenmiştir? Yoksa canlı seninin ruhla alakası yok mu? 

           Ruhu araştırmaya dinen bir engel yoksa da böylesine araştırmalar konusunda bilgimiz yetersiz olduğu için bu kısmı geçiyoruz.

            Üçüncü olarak şunu soralım: ruhum cenine üflendiği zaman mı yaratılmış oldum, yoksa?
“Unutmamak gerekir ki, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ilimden ancak, az bir bilgi verilmiştir.”(İsra, 17/85)  mealindeki ayette ifade edildiği üzere, ruh en gizemli bir varlıktır. Onun için ruhun gerçek yaratılış zamanını ve mahiyetini ancak Allah bilir.”[i]

           Ruh konusunda fazla bilgimiz yok; ama yine de merak ediyor insan.

http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=1447
          Kalû belâ’dan beri Müslümanız, öncesi de var mı... ?

           “Ruhlar dünyaya gelmeden önce yaratıldığı için, ruhlar âleminde yaşamıştır.

              Müfessirlerin bir kısmı, misakın başlangıcını “insanın baba sülbündeki ilk teşekkülü” olarak kabul ederler. Bir diğer gurup ise misak başlangıcının “büluğ çağına giriş” olduğunu söylerler. Her iki görüş sahipleri de azınlıkta kalırlar ve büyük çoğunluk, “misakın ana rahminde başladığını ve orada icra edilen İlâhî terbiyenin belli bir safhasında, bedene ruh ilka edildiğini, malûm soru ve cevabın işte bu safhada gerçekleştiğini” ifade ederler.[ii]

             Bu konuya girmez olaydım. Konudan çıkmak doğumdan da zor. Kimi ‘öyle’ der, kimi ‘böyle’. Özetle anlatmak isterdim; ama beceremediğim için alıntılarla boğuyorum yazıyı:



Prof. Süleyman Ateş

          “İnsan ruhu ve bedeni birlikte yaratılmıştır

         Soru: “Kalû belâ” ne anlamı gelir? “Levh-i mahfuz”un kalû belâ arasında paralellik bulunuyor mu? A’raf: 172′deki “evet dediler” onayı, levh-i mahfuz sürecinde mi gerçekleşmiştir? (S. Engin Uluhan)
         
         Cevap: Arapça’da kalû: dediler, belâ: hayır (olumsuz sorunun tersi anlamında evet) demektir. A’râf Suresi’nin 172′nci ayetine çağlar boyu yanlış anlamlar yüklenmiş ve işte sizden gelen bu tip sorulara dönüşmüştür. Ayet, insanın yaratılışına Allah’ı tanıma yeteneğinin konulduğunu anlatmaktadır. Bunun ne levh-i mahfuzla ne de ruhlar alemiyle ilgisi vardır. Ayeti açıklayalım:

          “Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye onları kendilerine şahit tutmuştu. ‘Evet, (buna) şahidiz’ dediler. Kıyamet günü, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz” (A’raf: 39/172). Bu ayette Allah’ın, Ademoğullarının zürriyetlerini, kendi bellerinden aldığı ve onları, kendisinin onların Rabbi olduğu hakkında kendi canlarına tanık yaptığı belirtilmektedir. Müfessirler, ayetin ruhuyla ilgisi olmayan açıklamalar yapmışlardır.

         Ayette hitap insanlaradır.

           Bir kısmına göre bu ayet, dünyaya gelmeden önce insanların, ruhlar âleminde Allah’ın, kendilerinin Rabbi olduğuna şahitlik ettiklerini bildirmektedir. İşte bu tefsirden “Elest bezmi” veya “Elestu birabbikum” denen bir terim doğmuştur. Buna göre Allah, bedenlerden önce ruhları yaratmıştır. Ruhlar, bu bedenlere girmeden kendilerine özgü bir âlemde bulunmaktaydı. Bu âlemdeyken Allah onlara,”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş. Onlar da, “Evet, sen bizim Rabbimizsin” diye cevap vermişler. Ayet, ruhlar alemindeki bu tanıklık durumunu hikâye etmektedir.
Müfessirler, kendi kafalarındaki düşünceyi ayete uygulamışlardır. Ayette ruhlar âlemine işaret yoktur. Kur’ân’ın ifadesinden, insanın ruh ve bedeninin birlikte yaratıldığı anlaşılmaktadır.[iii]


http://www.kadereiman.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-duenyaya-geliyoruz
          Sonuç olarak bu dünyaya Allah tarafından beden elbisesi giydirilerek gönderildiğimizi söyleyebiliriz. Ötesini ancak Allah bilir.


         Peki, bu dünyaya niçin geldim, başka bir ifadeyle söyleyelim, bu dünyaya niçin gönderildim? Cevabını yine kitaplardan bulalım:

         “İnsanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmişlerdir?

           Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta şöyle buyurulur: "Cinleri ve insanları, ancak beni tanıyıp îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattım." (ez-Zâriyât, 56)”[iv]

         Allah’ımızı tanıyıp iman ettik.İnşallah ibadetlerimizi de yapacağız.



Yakin Gelinceye Kadar Rabbine İbadet Et!
http://ha-mim.org/yakin-gelinceye-kadar-rabbine-ibadet-et

         Burada bir not yazmak isterim. İbadet kavramını geniş anlamda düşünmek gerekir:

          “İslam dininde insan davranışlarının ibadet olarak adlandırılmasının iki yolu vardır. Birincisi insanın Allah (c.c.) için yapmış olduğu davranışlarından oluşan ibadetleri, ikincisi ise; diğer insanlar, canlılar ve çevresi için yapmış olduğu davranışlardan oluşan ibadetleridir.

       Birinci yoldaki davranışların yapılmasını Allah (c.c.) emretmiştir. Bunlar; Kelime-i Şahâdet, namaz, oruç, zekat hac vb. Bunlar aynı zamanda İslam dininin temel ibadetleridir. Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) : “İslam beş şey üzerine kurulmuştur….” (Sahih’i Buharî, iman 1) Diye başlayan hadisinde bu ibadetlere işaret etmiştir. Bu ibadetleri yerine getiren Allah (c.c.)’a karşı sorumlu olduğu kulluk görevini yerine getirmiş olur. Aynı zamanda bu temel ibadetler, insanı ikinci yoldaki istenilen güzel davranışlara yöneltir.

           İkinci yoldaki davranışların ibadet değeri kazanması, yine dinin koyduğu ölçülere uyulduğu oranda olur. Örneğin; din insanın her işinde dosdoğru olmasını emreder. "...Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.." (Hûd suresi, 12. ayet). Diğer insanlarla olan ilişkilerimizde de bu emre uyarsak davranışlarımız ibadet değeri kazanır. Yine komşuya, eşe, dosta güler yüzlü olmamız tavsiye edilir. Bu bilinçle yapılan ve bize sıradan gelebilecek davranışlar bile ibadet hükmüne geçer.”[v]

          Bütün çalışmalarımızın, davranışlarımızın ibadet değeri kazanması için çabalamalı, fıtratımıza uygun olarak kendimizi geliştirmeliyiz.

http://www.sonpeygamber.info/her-insan-fitrat-uzere-dogar
          Peygamberimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şu şekilde işaret buyurmuşlardır: insanlar dünyaya İslâm fıtratı üzere, yani, Müslüman doğarak gelirler. Sonradan büyüyünce her biri ya kendi akıl ve iradesini iyiye kullanarak İslâm fıtratı üzere yaşamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler veya  "Her doğan, İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra onu, anası - babası (yakın çevresi) Yahudî, Hıristiyan ve Mecusî yapar."

       Dünyaya kendi isteğimle gelmediğim gibi ailemi de, geldiğim yeri de zamanı da ben seçmedim; ama çok şükür ki Müslüman bir ailede, Müslüman bir ortamda dünyaya geldim. Ailemi ve çevremdekileri taklit ederek taklidi imanımı ve uygulamalarımı geliştirdim. Tabii önemli olan tahkiki imandır ki inşallah bu konuda da mesafe alırız.

         Tahkiki imanda gelişebilirsek dünyaya niçin geldiğimizi daha ayrıntılı olarak bilebiliriz. Başka deyişle her yaratık dünyaya özel bir fonksiyonla gönderiliyor. Acaba benim özel fonksiyonum nedir? İşte bütün mesele bu.


          Akrabamız olan, Boz Hoca diye anılan bir âlim, karşılaştığımız bir gün ismimin manasını sordu bana. Sorunun ardından da kendisi açıklamaya başladı:


           Sabahaddin, Sabah u din: Dinin sabahı: Din konusunda aydınlatıcı... (Hocamıza Allah’tan rahmet dileriz.)

          O günden beri, açık deyişle 16 yaşımdan beri bu konuyu düşünür oldum. Zaten birkaç sene öncesinde de, ismimin anlamını dahi bilmeden öğretmen olmaya karar vermiş ve ilköğretmen okuluna girmiştim.

         

           Öğretmen olarak, bize verilen müfredatın gereğini hakkıyla yapmaya çalıştım. Bir benzetmeyle söylersem ‘kandil’ olmaya çalıştım.

           İlköğretmen okulunda kandile gaz yağı koydum, eğitim enstitüsünde gaz yağı koydum. Kandile yağ koymaya hukuk fakültesini bitirerek, TODAİE’yi bitirerek de devam ettim. Yedek subay okulunda, çeşitli kurs ve seminerlerde de kandilin ışığının çoğalması çabası içinde oldum. Ancak emeklilikten sonra yavaş yavaş ışık sönmeye başladı. Başkalarını aydınlatmak şöyle dursun önümü bile pek göremiyorum. İşte böyle bir durumdayken, bundan böyle ne yapmam gerektiği konusunda düşünmeye çalışıyorum.

            Bu dünyaya hangi işlev için gönderildiğimi ismimin anlamından hareketle çözmeye çalışmak ne derece uygun düşer bilmiyorum. Aslında benim ismimden yola çıkmamın bir sakıncası yok; ama başkaları için uygun olmayabilir. Onun için ihtiyatlı olmalı. Başka yollar bulmalı. ‘Yol yoksa yol açmalı.

Tin Suresi (Vettini Vezzeytuni)
http://islamkusagi.tr.gg/Tin-Suresi--k1-Vettini-Vezzeytuni-k2-.htm

           Emekli olduktan sonra girdiğim bir vakıf okulunda, vakıf başkanı emekli müftü  Abdullah Yazıcı’ya ismimin anlamı konusundaki Osman Boz hocamızın izahını sordum. O da kısa olarak ‘Sabah at tin’den hareketle ‘Tin’ suresini hatırlattı bana. (Hocamıza Allah’tan rahmet diliyoruz.)

          Dini konuların hiçbirinde uzmanlığımız yok, onun için aydınlatıcı olamayız; ama hiç olmazsa kendimiz aydınlanırız diye tefsir derleme çalışmalarına başladım. Birçok tefsir kitabından yararlandığım için çalışmalarım çok ağır gidiyor. Tin suresine gelmeye ömrümüz yetmeyebilir; onun için Tin Suresini ayrıca incelemeye çalıştım. İçtenlikle söyleyelim ki ‘Bu terazi, bu sikleti çekmez.’ Ne var ki bir fikir verebiliriz.

        Tin Suresiyle ilgili kısa alıntılar vereceğiz:
http://kod661.blogspot.com.tr/2012/12/ruhlarin-ceseddeki-yerleri-sirrul-esrar.html


         “İnsan maddî ve manevî en güzel şekilde yaratılmıştır

          “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip Salih amel işleyenler müstesna. Onlar için tükenmesi mümkün olmayan ecir vardır” (Tin Suresi, 95/1-8)[vi]

        Allah’a şükürler olsun ki insanoğlu en mükemmel ve en güzel sıfatlarla yaratıldı. Açık deyişle insan akıllı, bilgili, anlayışlı, edebli...vb. eşşiz sıfatlarla yaratıldı. İnsan bu şekilde yaratılışının gereğini yerine getirmezse aşağıların aşağısına indirilmeye mahkümdur. Bu gerçeği akıldan çıkarmamak gerekir. Görevimiz bu gerçeği daima hatırlatmak olmalıdır. En azından kendimiz son nefesimize kadar dikkatli davranarak “İki günümüzün eşit geçmemesi için” çalışmalıyız.


         “İncir ve zeytin” konusunda da kısa alıntılar vermekte yarar görüyoruz:


Onk. Dr. Haluk Nurbaki
         “Kur'an-i Kerim'de Allah'in incirin ve zeytinin üzerine yemin etmesine bir anlam veremez bazı insanlar. Kur'an-i Kerim'de niçin incir ve zeytinden bahsedilmektedir?

         Onk. Dr. Haluk Nurbaki'nin Tîn Suresi'nin yorumunu da kapsayan "Namaz Sureleri Yorumu" isimli kitabından Tîn Suresi ile ilgili yaptigi aciklamadan kisa bir bölüm yazacağım.
 Kur'an'da insani ozellikle tanimlayan uc sure vardir; Yusuf Suresi, Asir Suresi ve Tîn Suresi.

          Tîn Suresi

Ayet 1: And olsun o Tîne (incire) ve zeytine
Ayet 2: Ve o Turi sînîne
Ayet 3: Ve bu belde-i emîne.
Ayet 4: Biz insani Ahsen-i Takvimden yarattik.
Ayet 5: Sonra onu sefilin en sefiline (asaginin en asagisina) reddettik (firlattik)
Ayet 6: Ancak iman edip salih amelde bulunanlar baska, onlara tukenmez ecirler vardir.
Ayet 7: O halde dini hangi sey tekzib ettirir (yalan saydirabilir)?
Ayet 8: Allah Ahkemu'l Hakimin değil mi?
...

         Tîn, Zeytin, Turi sînîn ve Belde-i emîn ile insan yaratılışı arasında  çok ciddi bir ilgi vardır. Acaba bu ilgi nedir?

        İncir çekirdekleri pek çoktur, zeytin çekirdeği bir tanedir ve büyüktür.
İnsan annenin tek yumurta hücresi ile babanın bir çok olan meni hücrelerinin birleşmesi sonucu teşekkül eder. Ve meni hücrelerinin yumurta hücrelerine oranı; incir çekirdeklerinin zeytin çekirdeğine oranına eşittir. Yanı büyüklük oranları tıpatıp birbirine benzemektedir.
Döllenmiş yumurta, rahimde tüylü bir tepeciğe gider ki (rahimin özel epitel hücreleri) Turî sînîn ifadesine benzer. Elbette ki rahim; bir Belde-i Emin'dir.
       ...

       İncirin kemik iliği, zeytinin hücre zarı yapısına, kalp kası ve cinsel hücrelere etkisi yönündeki özel terkibi henüz keşfedilmiştir.

      (Turî Sînîn: Yesil örtülü, ağaçlı tepe demektir.)

         Biyolojik açıdan zeytin ve incirden sonra zikredilmesi, bu iki bitki kadar taze oksijenin de insan için vazgeçilmez hikmetini beyan etmek içindir...”[vii]


            Anlamadığım konuları paylaşmamam gerektiğini bilmiyor değilim. Doğum günümden söz ederken böyle akıl erdiremediğim, ilginç konularla karşılaşmam bir tevafuk olsa gerek diyerek paylaştım.
            İncirin ve zeytinin faydalarını belirten yazıları paylaşsam daha iyi olurdu belki; ama o kadar çok malzeme var ki koyacak yer bulamayız. Onun için son bir alıntı daha verelim:


http://dogalhaberler.blogspot.com.tr/2013/04/zeytinyagi-ile-incirin-mucizevi.html

            “Japon Bilimadamları “İncir ve Zeytin” Kur'anda belli bir sayıda geçiyor diye Müslüman oldu.

Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- online sitesinin haberine göre; Japonyalı bir araştırma grubu, kendilerinin şu anda elde ettikleri araştırmaların sonucunu Kur’an-ı Kerim’in 1428 yıl önce beyan ettiğini öğrenince Müslüman oldular.

Japonyalı grubun Müslüman olma hikayesi “Misalondoz” adlı bir protein maddesini araştırmayla başladı. Bu madde çok az miktarda insan ve hayvanların beyninde salgılanmakta ve kükürtle dolu olarak salgılanan bu madde demir ve fosforla karışabilme özelliğine sahip.
İnsan bedeni için büyük önem taşıyan bu madde nispi kolesterol düşmesine neden olmakta ve aynı şekilde kalbi güçlendirmek ve nefes kontrolü için faydalıdır.

İnsanda 15 yaşından sonra salgılanmaya başlayan bu madde 35 yaşına kadar artmakta ve 60 yaşında ise azalmaktadır. Bu nedenle bu madde insan bedeninde kolay elde edilebilecek bir madde değildir. Ayrıca bu madde hayvanlarda daha az bulunmaktadır.

Japonyalı bu grup bitkiler arasında, yaşlılık nedenlerini azaltan bu madde hakkında araştırma yapmaya başladılar ve bu maddeyi Kur’an-ı Kerim’in “et-Tin ve ez-Zeytun” olarak adlandırdığı incir ve zeytinde buldular.

Araştırmalar sonucunda incir veya zeytinin yalnız başına insan sağlığı için yeterli olmadığı doğru olanın ikisinin karıştırılması olduğu ortaya çıktı. Bu Japon bilim adamlarına göre en faydalı yöntem 1 incirle 7 zeytinin tüketilmesiydi.

Daha sonra Arabistan'lı “Taha İbrahim” adındaki bir doktor, Kur’an-ı Kerim’de zeytin kelimesinin 6 defa sarih bir şekilde ve bir defada Müminun Suresinde zımni olarak geçtiğini (yani toplam olarak 7 defa oluyor) İncir kelimesinin ise 1 defa zikredildiğini anlayınca Kur’an-ı Kerim’den topladığı bütün bilgileri toplayıp Japonyalı araştırmacı gruba gönderdi. Bu bilim adamları bu bilgilerden emin olduktan sonra İslam dinine müşerref oldular. ”[viii]

Ne mutlu İslâmla müşerref olanlara.


http://www.birazoku.com/allah-ile-aldatmak
Durumdan vazife çıkarmak deyimin anlamını biliyoruz: “ Zorunlu olmadığı halde, oluşan duruma göre kendi üzerine yeni sorumluluklar, görevler almak.”  Biz de ismimizden hareketle kendi üzerimize sorumluluk ve görev alıyoruz. Durumdan vazife çıkarmaktan farklı olarak zorunlu bir görev çıkartıyoruz diyebiliriz. Çünkü ne hikmetse Müslümanlar hep ‘din’kullanılarak aldatılmışlardır. Üzücüdür ki aldatılmaya da devam edilmektedir. İşte bunun için bizim de kandil yakmamız farz olmuştur. Bu ifademizi şöyle değiştirebiliriz: Biz öğretmen olarak kandilimiz yakmıştık, bundan böyle de kandilimizin devamlı yanması için yakıt koymayı, inşallah ihmal etmeyeceğiz. Kandillerin yakıtı elbette sadece bilgi değildir, sevgidir, saygıdır, hoşgörüdür... kısaca güzel erdemlerdir.

http://blog.milliyet.com.tr/ataturkcu-egitim-ve-nitelikli-ogretmen/Blog/?BlogNo=131807

İlk kez doğum günümde böylesine bir yazı yazmış oluyorum. Doğum günlerinde adettendir bir pasta üzerinde  mum olur. Ama ben mumdan hiç bahsetmedim. Oysa “Ögretmen bir muma benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.” mealinde yaygın bir söz var. Buna rağmen ben mum yerine öğretmenleri kandile benzetiyorum. Anlayacağımız mum gibi sönmek, tükenmek hoşuma gitmiyor. Kandilimize her gün yağ koymak istiyoruz. Bugün zeytin yağı koyduk. Yarınlarda da...

Doğum günlerinde sunulan pastaları tatlı tatlı yiyelim, gönülden ikram edelim; ama ışıkları söndürmeyelim.

Sabahattin Gencal, Başiskele- Kocaeli


4 yorum:

  1. Nice sağlıklı, mutlu yıllara...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve iyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim.
      Sizlere de hayırlı uzun ömürler ve mutluluklar dilerim.

      Sil
  2. Merhabalar Sabahattin Hocam.
    Blog sayfaları ziyaretine epeyce bir ara verdim. Arada sırada ilham gelince bir şeyler ekleyip blog sayfaları şöyle bir ziyaret ediyorum. Yine dolaşırken, yeni bir yazı paylaştığınız gördüm ve hemen okumaya başladım. Doğum gününüzden başlayarak, insanın yaratılışına değinmişsiniz. Daha sonra zeytin ile incirin hikmetini açıklamışsınız. Çok güzel bir blog olmuş. Kaleminize ve yüreğinize sağlıklar dilerim.

    Bu arada unutmadan doğum gününüzü kutlar, sağlık, huzur ve mutluluğun hiç eksik olmadığı dolu dolu daha nice güzel yıllar yaşamanızı dilerim.

    Selam ve dualarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Recep Bey,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      İyi dilekleriniz için de ayrıca teşekkür ederim.
      Recep Bey, içtenlikle söylüyorum ki siz blog sayfalarının en çok arananısınız. Gerek yazılarınızla, gerek yorumlarınızla, gerek teşvik edici, iyiye doğruya yöneltici çabalarınızla kendinizi sevdirdiniz, saydırdınız. Ufak tefek rahatsızlıklarım olmasa sizlerle ve sizin gibi sayılıp sevilenlerle, istikrarlı olarak çalışanlarla, yurdumuzun ve milletimizin yücelmesini amaç edinenlerle bir grup kurup blog dünyasını zenginleştirmeye çabalardım; ama buna gücüm yetmez. İnşallah sizler ve sizler gibi düşünenler internet dünyasını aydınlatırsınız.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil