1 Mart 2015 Pazar

Bu Bizim Hikâyemiz

          


          Herkesin bir hikâyesi vardır. Dağdaki çobandan, üniversitedeki profesöre; en sade yurttaştan Cumhurbaşkanına kadar herkesin bir hikâyesi vardır.
          Herkes biriciktir, herkes değerlidir. Herkesin hikâyesi de orijinaldir; dinlenilmeye, okunmaya değerdir.
          Benim de bir hikâyem var; ama ben hikâyemi ortaya koyamıyorum, yazamıyorum.
          Eşim yazmamı istiyor; “Herkesin bir hikâyesi var.” sözünü slogan yapan bir kurumun açtığı hikâye yarışmasına katılmamı istiyor.
          Bir “olay”ımın olmadığını, kurgu yeteneğimin de olmadığını söylüyorum. Eşim ısrarla yazmamı istiyor ve olayımın olmamasının bir mazeret olmayacağını belirterek 1975 - 1980 yıllarında yerel ve ulusal birkaç gazetenin açtığı yarışmalardaki derecelerimi hatırlatıyor.  
          O günlerin çok geride kaldığını söylüyorum:
          Bir kere, günümüzdeki dizi furyası ile herkesin, hatta öğretmenlerin bile efsunlandığını  da söylüyorum. Durum hikâyesinin unutulduğunu ekliyorum. Yine, otobiyografik roman olabileceğini, otobiyografik hikâyenin olamıyacağını; ancak bazı “an”ların, “kesit”lerin sunulabileceğini hatırlatıyorum.
          Vefakâr, cefakâr sevgili eşimin bu söylediklerimi dinlediği yok. O, ısrarla yazmamı istiyor.

          Eşim Nurhayat’ı  gayet iyi anlıyorum. O’nun tek istediği benim yazmamdır. Yarışmaya katılmak işin bahanesi.  Eşim bu son dört beş senedir yazmamı istiyor. İnsanın organları etkin olamazsa işlevlerini yavaş yavaş kaybediyor. Beyin işlevlerimi canlı tutabilmek için eşim daima destekçim olmuştur.
          Ben yüksek tempoda çalışan bir öğretmendim. Devlet okullarında ve özel okullarda öğretmen ve yönetici olarak 35 yıl çalıştıktan sonra 1999’da özel okuldan da ayrıldım. Başka işler de yapamadım. Yapamazdım da; çünkü eşim rahatsızdır, ben de rahatsızım. Eve kapanınca tam bir boşluğa düşmüş gibi oldum.
          Unutkanlık ve hafif titreme şikâyetim var. Bu şikâyetlerim için norolojiye gittim. Bir takım grafikler çekildi, MR çekildi. Noroloji doktoru MR’ı yorumlamak için beni beyin cerrahisine gönderdi. Beyin cerrahi endişelecek bir durum olmadığını belirttikten sonra  beynimdeki  ufak tefek hasarların bu yaşta herkeste görülebilecek bir durum olduğunu söyledi. Doğrusunu söylemek gerekirse moralim bozuldu. Prostat başlangıcı, reflü, damar rahatsızlığı, eklem ağrıları, katarak hatta cilt kanseri olmam bu kadar moralimi bozmamıştı. Demek ki ihtiyarlamışım. Aslında doğru, 72 yaşındayım, ihtiyar sayılırım; ama nedense ihtiyarlığı yakıştıramıyorum kendime.
          İşte, bunun için eşim devamlı yazmamı istiyor. Birkaç internet sitem var. Şöyle ya da böyle hepsinde eşimin teşvikiyle yazıyorum. Eşime “okur temsilcisi” diyorum. Yazıları önce ona okuyorum; eşimin onayından sonra yayınlıyorum. Böyle yaza yaza açılacağımı umuyorum.
          Ben, bir zamanların ayaklı kütüphanesi gibiydim. Şimdilerde ise doğru dürüst cümle kurmakta zorlanıyorum. Bu durum da koyuyor insana. Doktor kesin bir teşhis koymadı; ama titreme için verdiği ilâcın epilepsiye, parkinsona yararlı olduğunu okuyorum. Bir diğer ilâç da demansı önleyiciymiş. Demek ki durumum  iyi değil; ama herşeye rağmen Allah’a hamd etmekten geri kalmıyorum.
          Eşimin yazmamı ısrarla istemesinin nedeninden hareketle durumumu kısaca ortaya koymuş oldum.
          Eşimin,  benden  büyük olmasına rağmen maşallahı var. İzlediği dizileri aynen anlatabilir, anlatmak bir şey değil senaryoyu sanki kendisi yazmış gibi dizinin nasıl ilerleyeceğini de söyler. Yani eşimin kurgusal yeteneği çok fazladır. Kendisine, büyük oğlumla beraber çok güzel ve hacimli eserler yazabileceğini hep söylemişimdir. O da benim de yazabileceğimi söyler. Belki ciddi söylüyordur; ama ben, bana moral vermek, gönül gücü vermek için söylediğini zannediyorum.
         Bu defa da ısrarla yarışmaya katılmamı istiyor.
          Ben, artık bir hikâyemin olmadığını, daha doğrusu anlatamayacağımı söyleyince eşim “Bizim hikâyemizi yaz.” dedi. İşimiz daha da zorlaştı. Ama derler ya “Zorun meyvesi daha tatlı olur.” İşte bunun için deneyelim bir...
          Meyveden söz ettim aklıma meyve ağacı geldi. Fidanın dikilmesi, büyütülmesi, çiçek açması, tomurcuklanması vb. aşamaları anlatmaya kalkarsak anlata anlata bitiremeyiz. Zaten, otobiyografik hikâyeler bitmez. Olsa olsa anlar, kesitler anlatılabilir. Önceki yıllarda ikimizle ilgili kesitler yazmıştım. Tekrara düşmeden özetle yazsam daha iyi olacak.
          Biz aşk evliliği yapmadık. Bugün yazıları biraz aşk koyarak tatlandırıyorlar. Yanlış anlaşılmasın aşk evliliği yapmadık; ama birbirimizi sevgilerin en güzeli ile sevdik, bir birimize daima saygı duyduk. Birbirimize şimdilerde söylendiği gibi “Aşkım” demedik; ama O bana “Seboşum”, “Suyum”, “Varlığım”, “Canım” dedi; ben O’na “Nuruşum”, “Güneşim”, “Nurum”, “Hayatım” dedim. Şimdilerde, birçokları içiboşaltılmış ya da içeriği değiştirilmiş kelimelerle birbirlerine hitap ediyorlar. Biz duygu yüklü, düşünce yüklü kelimeleri bilinçli olarak kullanırız. O, bana “Suyum”derken susuz yaşanmayacağını hissettirir. Ben O’na “Nurum”derken nurun ısı ve ışık kaynağı olduğunu hissettiriyorum. O ve ben değil biziz...
          Görücü usülüyle evlendiğimizi söyleyemeyiz; çünkü teyze çocuklarıydık, birbirimizi tanıyorduk. Biz mantık evliliği yapmıştık.
          Evlenmeden hemen önceki yıllarımıza gidelim:
           1963’te Bursa Eğitim Enstitüsü’ndeki bir erkek arkadaşımla evlilik konusunu  görüştük. Saçlarımız dökülmeye başlamıştı. Yaştaşlarımızdan her bakımdan daha olgun gözüküyorduk. Onun için kafa dengi olması bakımından büyük bir kızla evlenmenin mantıklı olabileceğini düşündük. Tabii başka şeyler de düşünmüştük.
          Bir ara annem ağzımı yokladı kendisine aynen şöyle dedim: Alacağım kız;
          İyi bir ailenin kızı olmalı,
          Köyde doğmalı, şehirde yetişmeli,
          İlkokuldan sonra kız enstitüsünün açtığı yemek, dikiş...vb. kurslarda yetişmeli,
          Bir dairesi olmalı,
          Benden büyük olmalı,
          Kumral ve hafif dolgun olmalı,
          Uzuna yakın orta boylu olmalı...
          Çok geçmedi  beni evlendireceklerini söylediler, tabii teyzemin kızı Nurhayat’ı da isteyeceklerini eklediler. Teyzemim kızı olması dolayısıyla olamayacağını söylüyordum; ama ısrar da edemiyordum. Dairesi olması hariç diğer isteklerime tıpa tıp uyuyordu; sanki özel sipariş vermiştik.
          Uzatmayalım, teyzemin kızı Nurhayat’ı istediler. Nurhayat “olamaz” diyor; olmaz da olmazdan başka bir şey demiyordu. Şunu da ekleyeyim bir iki sene önce teyze kızına bir vesikalık fotoğraf vermiştim. Bazı kız arkadaşları kendisini ağabeylerine isteyeceklerini söyleyince O da benim resmimi onlara gösterir; “Seni teyzemin oğluna alacağım.”derdi. Tabii, överdi beni.

          Subay olan büyük kayın biraderim de karşıydı evlenmemize, öğretmen olan küçük kayın biraderim ve demiryolları gar şefliğinden emekli olan kayın pederim olumlu ya da olumsuz bir kanaat ortaya koymadılar. Teyzem ise “Sütümü helâl etmem.” söylemine, dayatmasına kadar getirdi işi. Nurhayat  ise sadece yaş farkına takılıyordu. Başka bir şey diyemiyordu. Ne diyebilirdi kız arkadaşlarına övüyordu ya.

          Bir ara not yazayım:
          Teyzemin büyük kızı evlendiğinin haftasında yandı. İhmal ya da başkalarının kıskançlığı yüzünden yanarak öldü. Tabii geriye kalanların da ciğerleri yandı. En çok da teyzemin yüreği yandı. Bir daha böyle bir yangın görmeyi kaldıramazdı; onun için Nurhayat’ı bana vermeye razı oldu. Yani evlenmemizin bir sebebi de evliliğinin haftasında ölen rahmetli baldızım olmuştur; ruhu şad olsun.



          13 Temmuz 1964’te evlendik.
          Evlendikten sonra kayın pederden Samsun’da bir daire kaldı. Eşim şaka ile karışık “Bir de arabası olacak.” deseydin ya, der zaman zaman. Eşimin kız arkadaşları “Bize övdü, kendi aldı.” diye şaka yaparlardı.

         Eşim Nurhayat her bakımdan düzenli, temiz ve titizdir. Her bakımdan deyişim şundan:
         Hikâyemizi yazmaya karar verdik ya... O, ben yazarken yanımda duruyor. Yazdıktan sonra hikâyeyi ilk ona okuyacağım; ama O “Son yazdığın cümleyi oku.” diyor. Okuyorum pek tatmin olmuyor. “Şimdi nerdesin, Hızırilyas’ta mısın?” falan diyor. Yani, taa baştan başlamamı istiyor. Birbirimizi gördüğümüz ilk günden bugüne düzenli bir sıra istiyor. Vallaha eşim anlatsa, hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan anlatabilirdi, ama ben öylesine anlatamam. Hem hikâyenin hacmini fazla büyütmek de doğru olmaz. Doğru olmaz; ama eşimin isteğinin yerine getirmemek de olmaz. Onun için kısa olmak şartiyle anlatmaya başlayalım.
          Bazıları yakından uzağa, bazıları uzaktan yakına anlatırlar. Her iki yöntemin de anlaşılması bakımından  olumlu olumsuz yanları vardır. Hangi yöntemin daha iyi olacağını hesaplamadan önce yakından başlayayım, sonra da  birbirimizi gördüğümüz ilk günlere gideriz.
          Eşimin durumunu anlatacağım bu sırada eşime yazdıklarımı okudum. Eleştirisini de not olarak yazayım:
           “Niçin büyük olduğumu yazdın.” dedi. Aslında o benden çok daha genç görünüyor, ama okurlar bunu göremez tabii.
          İkinci eleştirisi hastalığımdan söz etmemi doğru bulmadı. Okuyucuyu başta soğutmamak gerektiğini ekliyor. Hastalıktan en sonra bahsetmem gerektiği üzerinde durdu.
          Şimdi tam O’nun hastalıklarını yazacakken böyle demesi karşısında kararsız kaldım. Nasıl yazacağımı şaşırdım. Yine de aklıma geleni  ayrıtıya girmeden yazayım:
          Eşim beş büyük ameliyat geçirdi. İki ameliyat da lokal  oldu. Ayrıntıya girsem canı sıkılır belki. Ameliyat olmak zordur; ama ameliyathane kapısında beklemek çok daha zordur. Öyleki ben katarak ameliyatı oldum, cilt kanserinden lokal ameliyat oldum; ama ameliyathane kapısında beklemekten daha çok üzülmedim.
          Eşimin üçüncü eleştirisini yazmayı unuttum. Hep olumsuz yazmamı, karamsar olmamı tenkit ediyor. “Niye yazamam, anlatamam...” diye yazıyorsun der. Nurhayat hiç karamsar değil, hep pozitif düşünür; çok azimli ve sabırlıdır. Eşim eklem ağrılarına rağmen, zor da olsa ev işlerini yapmaya çalışır. Tabii, benim de yardımım oluyor.
          Evliliğimiz ilk gününden bugüne hep iyi geçindik. Bir gün olsun konuşmamazlık yapmadık. İznim olmadıkça adımını evden dışarı atmadı. Ben de görüş ve düşüncelerine daima değer verdim.  Kendimizi övmek doğru değil; onun için bu faslı atlayarak başa gidelim.
          Teyzemler 1929’da olan sel ve toprak kaymalarından sonra  (Seller senesinden sonra ) Tarabzon’un Dernekpazarına bağlı Akköse Köyünden Bayburt’a göçtüler. Arada bir köye ziyarete gelirlerdi.
          1954’de Nurhayat  annesiyle beraber köyümüze geldi.  Nurhayat’ın  yeşil bir manto giymesi, uzun saç örgülerinin iki yanda olması  çok güzel bir tablo gibi aklımda kaldı.  Bu birbirimizi ilk görüşümüzdü. O’nun aklında da, sonradan öğrendiğime göre giyimsiz olmam ve kulaklarımın büyük olması kaldı.
          1958-1959 öğretim yılında yılında Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulunda öğrenciydim. Bir kış günü bir ziyaretçim olduğunu söylediler. Okul memurunun yanına gittim. Tabii, geleni tanımamıştım. Bu gelen Teyzemin beyi Ahmet Beydi. Akrabamız olan bu değerli insan beni ziyaret eden tek akrabamdı. Sömestri tatilinde beni bekleyeceğini söyledi. Ben de karne tatilinde Horasan’a bağlı Hızırilyas İstasyonundaki lojmanda oturan teyzemlere gittim.
          Nurhayat, benim sıkılmamam için oyun oynadı benimle. Kâğıt oyununu önce öğretiyor, sonra yeniyordu. Sonra tüylerimi yolar gibi yapıp havaya uçuruyordu. Yine bir ara not yazayım: O günden bugüne hep oynuyoruz. Şimdilerde günde iki üç defa kâğıt oynarız. Önceleri tavla da oynardık, başka oyunlar da... Tavla oynamanın iyi olmadığını söylediler. Kâğıt oyunu da aslında iyi değildir; gerçi bunu müftüye danışmadık; ama bir şeyine oynamadığımız ve biraz da oyalanmaya ihtiyaç duyduğumuz için kendi kendimize onay verdik. İlk evliliğimizde ceviz oynar, fındık oynar, çalı vb. oyunlar da oynardık. Bu oyun konusunda Gines Rekorlarına girip giremiyeceğimizi Gines Temsilcilerine ciddi ciddi sormayı düşünmüştüm bir zamanlar.
          Nurhayat’ı üçüncü defa Samsun Ulaş İstayonundaki lojmanlarında gördüm. Her tulumba görüşümde  Ulaş görüşmesini hatırlarım:
          Sene 1960, Aylardan Temmuz. Trabzon’daki dedemin yanından ikâmet ettiğimiz Bursa’ya giderken Samsun’daki teyzemlere de uğradım. Samsun’da birkaç gün kaldım. Nurhayat önceki gördüğüm Nurhayat değildi sanki. Sakin ve sessizdi; oyun da oynamadık... Bir ara, O’nunla  evin arka bahçesindeki tulumbanın yanına su çekmek için gittik. Ben su çekmesini beceremiyordum. Islandık, sırılsıklam olduk. Bu andan 3 sene sonra nişanlandık. Bir sene sonra da evlendik… Bu konuyu geçiyorum. Aslında kuyuda su biter; fakat anılar bitmez. Anı dinleyecek halimiz yok ya.
          Bir an durup aklımıza geleni söyleyelim. Biz çok boyutlu görüyoruz: Canlanan anılar, şimdiki durum ve tetiklenen hayaller. Ayrıca sarmaşıklaşan düşünce ve duygular…
          Nurhayat’la dördüncü görüşmemizi “Baharı Yaşıyoruz” başlıklı, yayınlayamadığım bir anı yazısından birkaç paragrafla özetleyeyim:


          İlve Teyzemler, yaz tatiline Bursa’ya geldiler. Geldiklerinde güneş henüz doğmuştu. Nurhayat beni sordu. Annem, yukarıdaki odada uyuduğumu söyleyince Nurhayat üst kata çıkarak odama geldi. Ben uyuyordum. Nurhayat yorganımı çekip açınca uyandım. Ne olduğumu anlamaya kalmadan burnumdan yakalayarak kaldırdı beni. Bu arada bir şeyler de diyordu; ama hatırlamıyorum. Nasıl bir tepki verdiğimi de hatırlamıyorum.
          


              Nurhayat’tan başka hiç kimse burnumdan tutmadı, yorganımı üzerimden çekmedi… Bu sahne filmlerde bile görülmedi… Bir önceki senenin durgun kızı yine şakacı oluverdi. Ressam değilim ki bu samimiyetin tablosunu yapayım. Şair değilim ki bu hikmeti mısralara dökeyim. Bu havayı yeniden soluyorum o kadar. Pencereden ışık giriyordu, kapıdan Nurhayat …
         Nurhayat’ın biz yaşlarda olan bir yakınının kızı da gelmişti. Ama onu görmüyordum bile. Kınamışmış beni. Nurhayat sonradan anlattı. Bir masada birlikte yemek yerken bu kız bir şeyler yapıyormuş. Bir şeyler diyorum, bu tür hareketlere ne denir bilmiyorum. Kur mu yapıyordu yoksa? Neyse, Nurhayat’a dedi ki “Bu ne biçim genç, hiçbir şeyden anlamıyor.” Doğru, kurlardan anlamam. Eğitim Entitüsünde de arkadaşlarım “Kör müsün?” derlerdi bana. Diğer şubelerden birkaç kız derslerle ilgili sorular sorarlardı bana. Ben de cevaplandırırdım. Arkadaşlarımın uyarılarına rağmen ders dışına çıkmazdım. Kız arkadaşlarım da “centilmen” derlerdi bana. Hangi anlamda acaba?
           Evet, çocukluğumdan beri çok ciddiyimdir. Nurhayat’ın yakınının kızından kınama aldım. Başkalarından ne aldım bilmiyorum.
           Bu konuya da nerden girdim. Özetleyeyim. Kızları bilmem; ama kız annelerinden hep takdir almışımdır.
           Ertesi senede geldi teyzemler. Bu gelişlerinde Nurhayat’ı istemeye karar verdi büyüklerim. 1963’ün Ağustosunda nişanlandık. 13 Temmuz 1964’te de evlendik.

          Ben klavyeyi  kullanamıyorum, iki parmakla çok ağır yazıyorum. O kadar ağırım ki duygu ve düşüncelerime yetişemiyorum. Düşünceler kafamızın içinde saniyede 120 metre hızla dolaşırmış. Bu hıza değil klavye, değil kalem dil ile bile yetişemeyiz. Durum böyleyken Nurhayat bana “Torunlara geldin mi?”diye soruyor. Daha evlendiğimizi yeni yazdım. Çocukları bile yazamadım. Hem bunlara ne gerek var. Biz otobiyografik roman yazmıyoruz ki, durum hikâyelerinde anları, kesitleri yazmanın yeterli olacağını düşünüyorum. Ama Nurhayat’ın isteğini de gözardı etmeden özetle yazacağım. Çünkü Nurhayat işini en iyi biçimde tam olarak yapmadan rahat edemez. Hikâyemizin de mükemmel olmasını istiyor, düzenli olmasını istiyor. Sıra ile yazmadığımı, karışık yazdığımı söylüyor. Karışıklıktan hiç hazzetmez. Uzatmadan isteğini yerine getirmeye çalışalım:
      09 Aralık 1965’te oğlumuz Fuat dünyaya geldi. Üç yıl sonra da kızımız Sabahat, üç yıl sonra da Nebahat doğdu. Sabahat üç yaşında, Nebahat da bir haftalıkken öldüler. Acıları kalbimizde ince sızı gibi. 14 Temmuz 1971’de oğlumuz Ahmet dünyaya geldi. Doğumdan açılmışkken yazayım: Ben her doğumda hastane kapısında, evin  bahçesinde dokuz doğururdum.


          Ahmet’in çocuğu yok. Fuat’ın ikizi var.
          İkizlerden Fatmanur yanımızda. Fatmanur Başiskele Anadolu İmamhatip Lisesi 12. Sınıfında okuyor. Çok konuşkan ve aklını işletebilen, sorumluluk yüklenebilen bir kız. Kızımız önceleri doktor olmak istiyordu; şimdi vaz geçti, inşallah öğretmen olacak. Konuşkanlığından babaannesi ona “Bülbülüm” diyor.
        İkizlerden Sabahattin babasının yanında. Ümraniye Meslek Lisesi 12. Sınıfında. Elektrik elektronik bölümünde okuyan Sabahattin haftanın iki günü okulda, üç günü de stajda. Allah bağışlasın çok dürüst ve ahlâklı çocuk; süzme bal gibi. Nurhayat, “Söylediğimi aynen yaz, unutma.” diyor ve ekliyor. “Parmakla gösterilen bir Sabahattin vardı, şimdi ise torun Sabahattin de parmakla gösteriliyor. Torun dedeyi geçiyor.”diyor.
            Nurhayat, söylediklerini yazdıktan sonra yazılanları kendisine okumamı istiyor.
           Torunlar hakkında ne yazılsa azdır...
          Ahmet İngilizce öğretmeni. İstanbul’daki bir okulda 17 senedir çalışıyor. Fuat yine İstanbul’da işe başladığı bir firmada yirmi küsür sene çalışarak emekli oldu. Bunları yazmamın sebebi şu: Çocuklarım, maşallah hiç yer değiştirmediler, ama biz öğretmen ve okul yönetici olarak Türkiye’yi dolaştık. Ordu Perşembe, Samsun, Van Muradiye, İzmit ve İstanbul’da birçok okulda çalıştım. Allah’a hamd olsun ki her gittiğimiz yerde belirgin izlerimiz oldu. Her yerden iyi anılarla ayrıldık.
          Yorganımı üzerime çektim; ama uyuyamıyorum. Bu sırada Nurhayat ne dese beğenirsiniz: “Yazmak için bir şey düşündün mü?” O benim öyle arka üstü yatarken de bir şeyler düşündüğümü bilir.



          Aklımızdan günde kaç düşünce geçer dersiniz. Nasıl saymışlar bilemiyorum, aklımızdan günde kimileri ortalama 40 000, kimileri 70.000 düşünce geçtiğini söylüyorlar. Benim kafamdan geçen düşünce ve duyguları sayamazlar herhalde. Rakam vermek olmaz; onun için kafamdan birçok düşüncenin geçtiğini söyleyebilirim.
          Gençken açık havada yürüyerek kitap okurduk. Bursa Eğitim Enstitüsündeyken sabah erken kalkar Kültürpark’a giderdik. Kültürpark’ı arşınlarken ders çalışırdık. Öğleden sonra park kalabalıklaşınca bu kez Çekirge istikametinde, Bursa’nın yukarısındaki zeytinliklerde çalışırdık.
          Yaşlanınca, yanlış olduğunu bilmemize rağmen yatakta televizyon izlemeye başladık, yatakta okudum ve yatakta düşündüm. Düşünen Adam heykeli gibi poz verip düşünemedim hiç bir zaman. Tabii Nurhayat bu durumu yakından bildiği için ne düşündüğümü sorar.
          Nurhayat ilk evlendiğimiz sıralarda bazen “Bu anda aklından ne geçiyor?” diye sorardı. Ben de aklımdan geçeni olduğu gibi söylerdim. Bazen kızardı bana. Nurhayat böyle sora sora jest ve mimiklerimi ezberledi. “Ben seni okurum.” demeye başladı ki gerçekten aklımdan geçenleri büyük ölçüde anlıyor.
          Nurhayat’ın “ Yazmak için bir şey düşündün mü?” sorusu üzerine şöyle bir açıklama yapma gereği duydum. Nurhayat’a dedim ki:
          “Evet düşündüm: Senin yazmak istediğim, ama araştırma yapamadığım için yazamadığım çocukluğunla ilgili bir durumu yazacağım; ayrıca benim dualarımın bir bir kabul olunmasındaki hikmete işaret edeceğim.”
          Nurhayat,“Onları karıştırma, okuyucunun kafasını allak bullak edeceksin, zaten hep hastalıktan söz ettin...” deyince, “O zaman bir şey yazmam, hikâyemiz de burada biter.” deyiverdim.
          Nurhayat sesini çıkarmadı. Biraz sonra mırıldanmaya başladı:
          “Bu bizim hikâyemiz, böyle saf böyle temiz.”
          Ben başlık olarak “Hikâyemiz” kelimesini düşünmüştüm. Nurhayat “Bu Bizim Hikâyemiz” olsun dedi. Başlığı o buldu, sonu da O’nun buluşu olsun dedim. Yani, Bu bizim hikâyemiz/ böyle saf böyle temiz. Çok geçmedi böyle bir şarkının olduğunu söyledi. “Deme.”dedim ve kalkıp internete girdim. Gerçekten böyle popüler bir aşk şarkısı  var. 





         Böyle bir şarkının olduğunu, bizim yazmamızın doğru olamayacağını söyledim. Dedi ki: “Ne yani biz de yazamaz mıyız? O şarkının sözlerini yazmıyoruz ki.” Yazabileceğimizi; ancak önemli olan orijinal olması gerektiğini belirttim kendisine.

          Aslında durum hikâyelerinde serim, düğüm ve çözüm bölümleri, mekân vs. belirtmek gerektirmez; ama sanatkâr değil bir öğretmeniz. Öğretmen alışkanlığı ile bir özet sonuç yazmak gerektiğini düşünüyorum. Onun için önceden yazdığımız bir manzumeyi eklemek istiyorum. Biz/Sanur başlıklı manzumede Sanur Sabahattin’in Sa’sı, Nurhayat’ın Nur’u nu gösterir.
          İşte Biz/Sanur ‘un gerekçesi ve manzumesi:
          Allah’a şükür bugün de hayattayız. Allah’a şükür bugün de ailemizle beraberiz.
          Yaşıyor olmak güzel, ailemizin, dostlarımızın arasında olmak güzel.
          Güzelliklerin içimize doldurduğu duygu ve düşünceleri paylaşmak isterdik elbet. Paylaşmanın bir insanlık ödevi olduğunu biliyoruz; ama nedense paylaşamıyoruz. Birkaç satır olsun yazalım. Bu birkaç satır bizi size hatırlatır.
          Biz zengin değiliz. Yoksul da sayılmayız. Her emekli öğretmen gibi kıt kanaat geçinip gidiyoruz. Hamd olsun geçimden yana şikayetçi olmadık. Hiçbir şeyden de şikayetçi olmadık.
          Arkaya acı tatlı günlerle, aylarla dolu yetmiş yıl bıraktık. Geçen yılların muhasebesini günümüzdeki ortamla karşılaştırmalı olarak yaparsak Allah'a şükürden aciz olduğumuzu anlarız.
          İnsanın kendini övmesinin hiç de iyi olmadığını biliyoruz; ama öğretmen olduğumuz düşünülürse, mutlu evlilik, mutlu aile kavramlarında dolaylı bir ders vermek gerektiği düşünülürse yazmamızın farz olduğu görülür. İşte, eşimle benim yani bizim ortak duygu ve düşüncelerle yazdığımız şiirimiz:

BİZ (SANUR)

          - Nuruşum, Hayatım, Nurum, Güneşim,
          - Seboşum, Canım, Varlığım, Suyum,
          - Hayatım, Güneş gibi sıcak ve güler yüzlüsün.
          - Canım, Okyanus gibi derin ve enginsin.

Okyanus bağrını açmış Güneşin ışıklarına
Seboş’la Nuruş’un evliliği örnek olacak yarına.

Benzetmelerle anlatılamaz Seboş’la Nuruş’un evliliği
Asırlar geçse de eskimez sevginin, saygının güncelliği.

Seboş her evden çıkışta “Bu son olabilir.”düşüncesiyle el sallarlar.
Seboş dönünce sıcak yuvaya sanki hayata yeniden başlarlar.

Ağrılara sızılara aldırmadan her gün oyun oynar Seboş’la Nuruş
Evliliğin güvencesi: her an içtenlik, dürüstlük, düzgün duruş.

Fuat’la Ahmet Seboş’la Nuruş’un altın fidanları
Gelinler de, torunlar da onların çiçekleri meyvaları

Fidanlar dürüst, çiçekler güzel, meyvalar tatlı
Seboş’la Nuruş’un ailesinde mutluluk saklı.

Yazılamaz Seboş’la Nuruş’un destanı
Okyanus gibi, Güneş gibidir onların her anı.

Elbet bir gün Seboş’la Nuruş Ahrete gidecek
Okyanus’la Güneş Onları evrende temsil edecek.
          - Nuruşum, Hayatım, Nurum, Güneşim,
          - Seboşum, Canım, Varlığım, Suyum,
          - Hayatım, Güneş gibi sıcak ve güler yüzlüsün.
          - Canım, Okyanus gibi derin ve enginsin.  
            ...                                                                             

          “İşte, bu bizim hikâyemiz, böyle saf, böyle temiz.”

6 yorum:

  1. Tek bir satırını dahi atlamadan öyle keyif alarak okudum ki sizlerin hikayesini.Yüreğinize sağlık.Beni çok duygulandırdınız Rabbim sizi her iki cihan da elele yürek yüreğe tutsun ayırmasın.Eşinize sevgilerimle selamlarımı yolluyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederiz.
      Eşimin de selamları var. Sizlere de iki cihanda mutluluklar dileriz.

      Sil
  2. Yine ben şiir videonuzu izledim geri dönüp tekrardan geldim.Şayet izniniz olursa sosyal medyada anılar yazınızı ve şiir videonuzu linkini vererek paylaşmak istiyorum.İstiyorum çünkü böylesi içten duygu dolu bir paylaşımı çevreminde okumasıdır tek isteğim.Saygılarımla Yüce Rabb'ime emanet olun siz ve sevgili Nuruş'unuz.Kutluyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Tekrar ziyaretiniz ve iltifatınız için teşekkür ederiz. Yazımızı ve videomuzu paylaşmanızdan da memnun oluruz. hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  3. Hayranlıkla okudum. Eminim ki, aklıma geldikçe tekrar tekrar okuyacağım.Böylesine içten bir anlatım, Nurhayat Hanımefendi'nin teşvikine değmiş. Rahatsızlıklarınızı sakın gereğinden fazla önemsemeyin. İhmal de etmeyin ama.. İlerleyen yaşlarla birlikte hepsi biz insanlar için olağan şeyler. Tanrım daha kötülerinden korusun, hastalara da acil şifalar versin. Yuvanızda mutluluğunuz ve huzurunuz hiç eksik olmasın. Değerli eşinize selamlar, saygılar..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Eşim ve ben ziyaretiniz, yorumunuz ve iltifatınız için teşekkür ederiz.
      Dualarınızın kabul olması dileğiyle selâmlar...

      Sil