3 Ocak 2015 Cumartesi

Bilge Kadın Adile Hanım

        
Sabahattin Gencal (Başiskeledeki evinin kapısının önünde)


            “ Hayatım bir film şeridi gibi geldi geçti önümden.”deyişini herkes bilir. Benim de, anneannemle yaşadığım yıllar bir film şeridi gibi geldi geçti önümden.
            72 yaşındayım. Nerdeyse 67 yıl, 70 yıl öncesine gidebiliyorum. Film şeridinde kopmalar olmuyor değil, sonra ses düzeni de tam çalışıyor değil. Ama yine de hayret ediyorum. Aslında bunun normal olduğunu söyleyenler olabilir, öyle ya yaşlılar uzak geçmişi yakın geçmişe göre daha çok hatırlarmış. Evet, ama ben unutkanlık şikâyeti ile doktora gidiyorum, ilâç da kullanıyorum üstelik. O zaman nasıl oluyor da hatıralarım böylesine canlı, böylesine renkli ve böylesine duygulandırıcı... Demek ki anneannem bir iz bıraktı. Öyle bir iz ki belleklerimize yazıldı. Belleklere derken sadece şahsımdan değil evlatlardan, torunlardan ve tüm tanıyanlardan söz ediyorum.
           Evet, okuma yazma bilmeyen anneannem eserini yaşayarak belleklere kazıdı. Bu kazıları okuyabilirseniz anneannemi belki tanıyabilirsiniz. Belki deyişim şundan:
          Ben birkaç hocadan Kur’an öğrendim, sayısız öğretmenden dersler aldım, bütün büyüklerimden, akranlarımdan hatta küçüklerimden de öğütler dinledim. Her zaman da can kulağı ile pür dikkat dinledim. 
Sabahattin Gencal (Zeno Akköse İlkokulu öğrencisi olduğu günlerde)

          Anneannem ne Kur’an öğretti bana, ne ders verdi, ne de öğüt. O, benimle, yani 10-11 yaşındaki bir çocuk olan benimle bir büyükle konuşur gibi konuşurdu. O’nu can kulağı ile dinlerdim, yaptıklarını pür dikkat izlerdim. Şimdilerde düşünüyorum: O yaparak yaşayarak öğreten bir bilge gibiydi.
          Bu bilgenin bir fotoğrafı yok elimde; ama beynimde birçok fotoğraflar, birbirinden güzel tablolar var. İşte bir tablo: Akköse'deki evlerinin hayatındayız. Doğu tarafındaki açık kapıdan güneş doluyor içeriye. Anneannem iskemlede. Ben de karşısında yer minderinde oturuyorum. Konuşuyoruz. Başka bir işle meşgulken konuşmuyor benimle, başka bir yöne bakarken, başka bir şey düşünürken de değil. İşte bir çocukla konuşmak böyle olur. Konuşmalarıyla, davranışları ve işleriyle örnek bir kadındı. Allah rahmet etsin.
           Diğer bölümler için diğer kişilerin sahne almasını da candan dileyerek “İşte benim belleğimdekiler...” diyerek dizinin ilk bölümünü yayınlıyorum.

          Not: Adile Hanım'ın yaşadığı dönemde çekilen fotoğraflar var elbet; ama maalesef bende fotoğraf yok. Bu yazıda kullanılan fotoğraflar günümüzde çekilen fotoğraflardır. Bazı fotoğraflar da anlamaya yardımcı olur düşüncesiyle internetten seçtiğim anonim fotoğraflardır. En iyisi fotoğraflara takılmadan yazılanları hayalen canlandırmaktır.




Bilge Kadın Adile Hanım
          
          Anneannem, ebem ve bana çok emeği geçenlerden biri olan Adile Hanım, şimdi Bursa Emirsultan Mezarlığındaki ebedi istirahatkâhında. Mekânı Cennet olsun, ruhu şad olsun.



Bursa Emirsultan Camii



          Mezar taşı yazısı şöyle:

          Trabzon - Çaykara ilçesi Z. Akköse Köyünden Ömer Efendi eşi 
          ADİLE GENCAL
          Ruhuna fatiha
          D.T.  1884 
          Ö.T.  16. 02. 1971
            
          Mezar taşı şimdi dikilseydi Çaykara ilçesine bağlı Zeno Akköse Köyü yerine, Dernekpazarı'na bağlı Akköse Mahallesi yazılırdı; çünkü o zamanlar bucak olan Dernekpazarı ilçe oldu. Trabzon da büyükşehir oldu.

          Anneannemin  cenazesinde bulunamadım; çünkü cenazenin kaldırıldığı Şubat 1971’de Samsundaydım. Bursa’ya gelir gelmez dayım Selâhattin  Gencal'la mezarlığa geldik. Dayım anneannemin mezarını yaptırıyordu. O sırada mezar yarı açık gibiydi. Mezarın yanında kazma, kürek ve inşaat malzemeleri vardı. Ustalar orada değildi. Dayım önce kürekle, sonra da elle mezarı açtı. Anneannemin baş kısmını gördüm gibime geliyor. Dayım daha çok kısmı açtı da ben mi bakamadım, yoksa tam açmadı mı, geçmiş gün hatırlamıyorum. Evet, o günden bugüne 43 sene geçti. 43 sene az değil, hem 72 yaşındayım da... Unutkanlık başladı bende. Rahmetli anneannem 87 yaşında ölmesine rağmen kafası saat gibiydi. Çocuklarının kafası da öyle.

          Bunca yıl sonra rahmetli anneannemi kaleme almamın sebebi şudur: Daha önceleri de hem yazdım, hem de söyledim, yine de tekrar edeyim:

         Ben bu yaşıma kadar kendimi tanıyamadım. Kendimizi tanıyamadığımız için de kendimizi anlatamadık. Üzerinde yaşadığımız mekânların , yaşadığımız ya da şahit olduğumuz olayların ve beraber bulunduğumuz kişilerin üzerimizde birçok tesirleri var. Bu tesirler bilinirse bizim hakkımızda da bir kanaat oluşabilir. Evet, bu düşünceyle anneannemden de söz etmek istedim; fakat düşündükçe gördüm ve anladım ki anneannem öylesine anlatılıp geçilecek biri değildir. Onun biyografisi mutlaka ayrıca ve etraflıca yazılmalıdır. Benim yazdıklarım Adile Hanım'ı  yazacaklara ancak bir ip ucu mahiyetinde olabilir.

          Anneannem hakkında çok fazla ayrıntıya giremiyorum; aklımda kalanlarla yetiniyorum. Aslında Adile Hanım biyografisi mükemmelce yazılabilir; çünkü bilgi kaynakları 85 yaşındaki dayım Selâhattin  Gencal ve yengem Huriye Gencal, 88 yaşındaki teyzem Cevriye Gencal ile 90 yaşındaki teyzem Ayşe Gencal halen sağdırlar ve kafaları da anneannemin kafası gibi, yani saat gibi. Yakın tarihleri az çok unutsalar da uzak tarihler belleklerinde. Şimdilik bunlara müracaat etmeyeceğim; ama Bursa’ya gittiğimde dualarını almak için kendilerini inşallah ziyaret edeceğim. İcap ederse o zaman kendilerinden bilgi isteyebilirim.

          Biyografi yazmadığımı, daha doğrusu yazamayacağımı söylemiştim. Çünkü biyografi tekniğini bilmediğim gibi, bunun için gerekli araştırmaları yapacak kapasitemiz de yok. Malum, yaşlandık. Dayım da teyzelerim de benden daha yaşlı. Ancak Adile Hanım’ın birçok torunu var. Onlar yazabilir, torunların çocukları ise daha da güzel yazabilir. Anneannemin biyografisinin yazılmasını gönülden istiyorum. Onun gibi şahsiyetler unutulmamalı.

         O’nu tanıyanlara, “Adile Hanım deyince aklınıza neler geliyor?” diye bir soru sorsak eminim ki çokları O’nun doktorluğundan söz edecektir.

         Anneannem doktor muydu? Hayır, O’nun okuma yazması bile yoktu. Peki, kocakarı ilâçları mı yapıyordu? O’na bir kişi bile kocakarı demedi. O’nu bayağı doktor gibi görüyorlardı. Sağlık Bakanlığımız bugün alternatif bitkisel ilâçları, geleneksel sağlık bilgilerini, dinsel temalı sağlık uygulamalarını kabul etmiş bulunmaktadır. 
          Demem o ki, Adile Hanım şimdi yaşıyor olsaydı bugün televizyonlarda boy gösterenler mutlaka O’na başvuruyor olacaklardı. Ne yazık ki hayatta değil. O’nun verdiği bilgilerle donanmış annem de 84 yaşındayken 2007’de rahmetli oldu.


         Bugünler birçok yerde, para karşılığı kocakarı ilâçları yapanlar oldukça fazla. Anneannemi bunlar gibi görmek haksızlık olur. Adile Hanım hediye kabul etmek  şöyle dursun, gelenleri ikram etmeden, memnun etmeden göndermezdi. O, Ömer Efendi’nin eşiydi; O, Adile Hanımdı.

         Doktor olan Adile Hanım aynı zamanda ebeydi de. Ama yalnız torunlarının ebesiydi. Başka doğumlara gidemiyor, daha doğrusu gitmiyordu.


          Adile Hanım çok maharetli bir ahçıydı. Tüm Karadeniz yemeklerini bildiği gibi, diğer yörelerin yemeklerini de yapıyordu. Tabii, herkes yemek yapabilir. Biz O’nun herkesten daha lezzetli, sağlığa daha yararlı yemekler yapabildiğinden söz ediyoruz.

          Adile Hanım’ın vasıflarını yazmadan önce O’nun mükemmel bir anne olduğunu vurgulamalıyım. Çocukları yaş sırasına göre, İlve (kayın validem), Elmas, Yeter (annem), Ayşe, Cevriye ve dayım Selâhattin. Bu arada evladı gibi kabul ettiği dayımın eşi yengem Huriye. İkinci çocuğu Fetibey küçük yaşta ölmüştü. Bu da ayrı bir hikâye savaş yıllarında Trabzon’un işgalinden sonra başka yörelere göç sırasında dizanteriye yakalandı 7-8 yaşlarındaki Fetibey; bu hastalık da ölümüne neden oldu.

         Anneannemin kendisi ve bütün çocukları güzel erdemlerle donanmışlardı. Ahlâklı, dürüst, merhametli, adil, tutumlu, cömert, sabırlı, vefakâr, cefakâr, temiz, düzenli, çalışkan...vb. güzel vasıflarla anılacaklardır.

         Bir ara şöyle düşünmüştüm; çocukları kendisini bazı özellikleriyle geçmiştir. Örneğin,  annem doktorluk ve ebelik bakımından anneannemden daha ileri olabilir miydi? Annem baktığı konularda ondan daha ileri gibi gözüküyor; ama o birçok hastalığa bakıyordu. Bir bakır zehirlenmesi vakası gelse annem hastayı çarçabuk hastaneye yönlendirirdi; ama anneannem zamanında köyümüzden hastaneye varıncaya kadar hasta ölebilirdi. Nahiyemize kadar yol yoktu. Nahiyeden ilçeye ya da ile her an araba yoktu, onun için yönlendirmeden önce müdahale gerekiyordu. Annem ilâç yapmakla birlikte eczaneden de ilâç aldırabiliyordu; ama anneannem ilâçları kendi yapıyordu. Niye ayrıntıya giriyorum ki O cerrahtı da. Gözbebeğinde görülen dumanı ameliyatla alabiliyordu.

         Dikkat edilirse hastalıklardan ve yapılan ilaçlardan, ameliyatın nasıl yapıldığından söz etmiyorum. Televizyonda görüyoruz. Bazıları yeteneklerini gösteriyorken alt yazıda “Sakın evde denemeyin.” yazıyorlar. Ne kadar ikaz edilirse edilsin bazıları deneyebilir ki o zaman felâket olur.

         Ebelik basit gibi, ama hamile kalabilmek için emek yapmak önemli. Annem, filimlere, tahlillere bakıyordu, icabında doktorlara yönlendiriyordu. Samimi olarak söyleyecek olursak annemin bu çalışmalarına kızıyordum ilk zamanlar; sonra bir doktorun, eşi için anneme müracaat ettiğini ve sonuç aldığını duydum. Neyse, annemi değil anne annemi anlatıyordum.

          Anneannem emek yapmayı bizzat denemiş bir kadındı. Beş kızı vardı. Daha önce de yazdığım gibi erkek evladı ölmüştü. Yaşı kırk beşi geçmişti. Dedem Ömer Efendi, kız erkek ayrımı yapmayacak kadar olgun ve kültürlü bir kişiydi; ama başkaları erkek evlat olmasını arzu ediyorlar, anneannem kırkbeşini geçince, yani çocuk yapabilme umutları bitince dedemin evlenmesi gerektiğini söyleyenler bile olmuştu. Bu söylentilere kırılan anneannem nasıl emek yapılabileceğini öğrendi, uyguladı ve dayım Selâhattin doğunca arzusuna kavuştu. 

          Selahattin dayımın doğumundan sonra da gebe kaldı anneannem. Birkaç aylık gebeyken, fındık dalını çekme esnasında bir erkek çocuğu düştü.Uzatmayalım, diyeceğim şudur ki, anneannem emek yapma konusunda uzmandı.

         Bir ara düşündüm yine, büyük teyzem İlve (kayınvalidem) daha ağırbaşlı gibiydi, tane tane konuşurdu; Elmas teyzem diplomat gibi bilinçli konuşurdu; annem Yeter mecazlı konuşan cefakâr biriydi; Ayşe Teyzem de şiveli ve samimi konuşan çok sabırlı biridir. Cevriye Teyzem sade konuşan, yengem de çok çalışkan biridir. Saydığım bu vasıflarıyla evlatlar anneannemi geçmişti; yani anneannem bir özelliği ile birinci değildi, ancak ortalaması hepsinden yüksekti. Çekinmeden, sözü eğip bükmeden  eş deyişle dosdoğru, dobra dobra konuşurdu.

         Biz özellik belirleyecek, puan verebilecek konumda değiliz, bu kapasite de değiliz; onun için öylesine genel yazıyorum. Yazarken gözlerimin yaşardığını da kaydedeyim. Onları çok özledim. Sadece onları mı? 



         Beraberce bulunduğumuz mekânları,  ağaçları, nesneleri bile özledim. Özlemden söz açılmışken, birazcık konu dışına çıkarak 7 sene önce yazdığım bir yazıyı ve manzumeyi ekliyeyim:


          Dut Ağacım

          Çocukluğumuzu yaşadığımız yerlerden ayrı düşmenin ne demek olduğunu bilen bilir. 13 yaşımda ayrıldığım  köyümü, 69 yaşıma gelmeme rağmen hâlâ özlüyorum. İnsanlarını, havasını, suyunu; doğal yaşamını kısaca her şeyini özlüyorum. Özlüyorum da gidemiyorum. 

          Dedemin sağlığında gitmiştim birkaç defa. Dedemden sonra çeşitli nedenlerden ötürü gidemedim. 

         Sıla-ı rahim yapamama üzüntüsünü de artı olarak çekerken 2007 Şubatında, o da  bir iş dolayısıyla köyüme, Trabzon Dernekpazarına bağlı Akköse’ye gittim. Çok az hane kalmış köyde.
Dedem Aliosman Efendi'nin yattığı mezarlık

          Aliosman Efendi dedemin, babaannemin ve amcamın yattığı evimizin altındaki mezarlığı ziyaretten sonra 
Dedem Ömer Efendi'in yattığı mezarlık

Aksilisa Camisinin üst tarafında yatan Ömer Efendi dedemi de ziyaret ettim. Sonra dayımların evine geçtim.

Dedem Ömer Efendi'nin (Dayım Selâhattin Gencal'ın ) evi

          Evin ıssız olduğunu biliyordum; ama pencereler bile kapalı olunca duygulandım.   Gözlerim dolu doluyken evin hemen altındaki dut ağacının yanına gittim… 

          Amcamın oğlu fotoğrafımızı çekti. Fotoğrafa bakan belki kuru kütük gibi bir ağaç görür; ama bu ağacı bir de benim gözümle görseniz. Sessizce dertleştik ağaçla. Duygularım gözlerimden akıp gitti. Akan kelimelerden bazılarını yakalayabildim:   

Dedem Ömer Efendinin evinin altındaki Dut Ağacı

Dut Ağacım

Dut ağacım,
Ne o, beni tanımadın mı?
Ben Sabahattin
Sabahattin.

Hani, küçükken anne annemlere geldiğimde sana koşardım
Gövdene sarılınca beni kollarına alır dut ikram ederdin.

Yıllar öncesini, kolunu hatırlattığım için özür dilerim
Kim kırdı kolunu kanadını? Niçin kıydılar?
Gerçi, gençken de komşu tarlaya gölgen düşüyordu, hatta yolu bile engelliyordu dalın
Ancak tarla teyzemlerin olduğu için bir sorun çıkmıyordu
Anlaşılan, teyzemler tarlayı satınca sen de kolundan oldun
Nasıl kıydılar koluna?
Yine de canın sağ olsun

Evin üstündeki kardeşini de göremedim
Yol genişletme çalışmaları yüzünden kesildi kardeşin de
Başın sağ olsun
Anneannemlerin, teyzelerimin Bursa’ya gitmeleri yetmezmiş gibi bunlar da geldi başına
Evin altında kaldın tek başına.

Dut Ağacım,
Çevrende mısırlar olurdu, kestane kabakları, biraz aşağıda Anne annemin sebze bahçesi…
Şimdi çaylar var
Yeşil çaylar da güzel
Güzel ama çaylara dökülen suni gübre köklerinin ucunu mu sızlatıyor
Anneannemi, teyzelerimi, dayım ve yengemi görmemek nasıl burnumuzun ucunu sızlatıyorsa
Köklerinin ucu da öyle sızlıyor demek
Böyle zayıflaman, böyle kırışıp kabuk bağlaman da suni gübreden mi acaba?
Yok yok, senin derdin yalnızlıktan,
Duymuşsundur, anne annem sizlere ömür, Bursa Emir Sultanda yatıyor
Annem ve  teyzelerim de hastalıktan yatıyorlar Bursa’da,
Dayım, yengem ve çocukları her sene bir uğruyorlar sana, onlardan haberleri almışsındır.
Unutulmadığını anlamışsındır
Unutulmak yalnızlıktan beter.

Dut Ağacım,
Beni unutmamıştın değil mi?
Tanımamazlıktan gelmene çok bozuldum, gerçek sandım
Senin de diğer ağaçlar gibi halkaların hatıraların vardır.
Git 65 halka geriye
1943 yılının 28 Eylülünde bir ses kayıtlı olsa gerek.
İşte bu ses benim sesim.
Ben, dayımın Akköse’deki bu evinde doğdum
Doğarken herkes gibi dünyaya, evrene haykırıp ağladım
Ağlamamı bir ebem olan anneannem, bir teyzelerim bir de siz duydunuz.

Ses kaydı dışında mutlaka başka kayıtlar vardır halkalarında
Yalnız olduğun zaman o kayıtlara bak
Ben de öyle yapıyorum hatıralarımla yaşıyorum

Dut ağacım,
Yeni halkaların, kayıtların varsa bugünü de kaydet
17 Şubat 2007. Bugün  belki de son görüşmemiz olacak
Bu tarihi hatırladıkça yine gözlerimiz dolacak
Bak ikimiz de üşüyoruz
Sen kalın kabuklarının içinde ben uzun paltomun içindeyken bile üşüyoruz
Üşüyoruz ayrılık vakti geldi diye
Titrerken birbirimize elveda demek zor
Dilerim halkalarına hatıralarımıza balta vurulmaz
Dilerim köklerin kurutulmaz
Dilerim yine yeşillenirsin yine açar ipek gibi yaprakların
Kader bu sonu gelmez ayrılıkların
Ben hakkımı helâl ediyorum,
Sen de hakkını helâl et
Doğal hayatını yaşa ilelebet.

Sabahattin Gencal



          Biz düşüncelerimizi bile doğru dürüst anlatamıyoruz; nerede kaldı duygularımızı anlatabilmek. Ben küçüklüğümden beri duygusal biriyimdir; ama yaşlılığımda daha başka bir biçimde duygusallaştım. Acayip, sebebi bilinmez duygular, parça parça sisler gibi, gözyaşına dönüşecek bulut gibi duygular...
         2007’de Akköse’ye yaptığım ziyarette örnek vereyim yine:
         Dayımın evinin önüne geliyorum. Evde kimseler olmadığını biliyorum. Kapılar kapalı, iyi ki kapalı, açık olsa belki bir hayal denizinde, özlem okyanusunda boğulacaktım.
            Çevreyi gözlüyorum. Dayımın ve teyzelerimin evleri ile yolu ayıran bir tahta perde vardı, tabii avluya açılan bir kapı. Bu iki ev bir ev gibiydi. Bu tahta perde ve avluya açılan kapı yoktu. Yok muydu acaba? Teyzelerimin evi satılınca iki evin birbirine verdiği ışık, sıcaklık, dayanışma kalktı gibi.

         Dayımın evinin üstündeki dut ağacını yol yapmak için kesmişler, bunu anlarım; ama evin doğusundaki avluda olan mağlap armudunu niye keserler... İri ve sert olan bu armutları anneannem otlar arasında muhafaza ederdi. Armut zaman içinde öyle tatlanırdı ki...
         Evin üst tarafında, kesildiğini söylediğim dut ağacının yanından duvara dayalı tahta merdiven vardı ki dükkâna çıkılırdı. Merdiven de dükkânın önündeki balkon da yıkılmıştı. Evin doğu tarafındaki çifte balkonunda bulunan karakovanın olmamasını da anlarım, ama benim duygularımın böyle kabarmasını anlayamam, tabii anlatamam da. Yukarıda okuduğunuz manzumeyi nasıl yazabildiğimi de açıklayamam. Neyse kısa keselim: 
          Sadece ağaçlar değil, yukarıda belirttiğim gibi evdi, evdeki eşyalardı, nesnelerdi kısaca her şey bana  anneannemle yaşadığım günleri hatırlatıyor.

          Bursa’da dayımlarda oturuyorum. Dayım eliyle işaret ederek “bak.” dedi bana. Bakar bakmaz gözlerim doldu. Karşı duvarda Akköse Köyünden getirdikleri sarkaçlı saat vardı. Saat birse bir defa, ikiyse iki defa çalan, kısaca saatleri bildiren bu saat bana vakti değil anneannemi ve o eski günleri hatırlattı. Dayımlar Bursa’ya gelince saati camiye astılar. Ancak görevliler iyice bakamayınca işlevini yapamadı saat. Bunun üzerine dayım yeni bir saat alarak bu saati Bursa’ya getirdi. Benim duygusallığımı bilen dayım dikkatimi saate çekti. Aslında dayım da çocukları da duygusaldırlar. 

          Aynı günlerde dayımın çocukları Ömer ve Fetibey’in yazıhanesine uğradım. Bana Akköse’deki Ömer dedemizin evinin kapı tokmaklarını gösterdiler. Evlerini yenilediler, bu arada kapıları da yenilediler; ama kapı tokmaklarını beraber getirdiler. Yine duygulandım. Duygularımı her ne kadar belli etmemeye çalışsam da belli oluyor.

          Konu dut ağacı, saat ya da kapı tokmağı değil. Yukarıda yazdığım gibi her şey bana anneannemi hatırlatır. Televizyonda yemek tarifleri yapılanda, şifalı bitkilerden ya da alternatif tedavilerden söz edilende hep anılarım canlanır. Anılarım canlanır; ama anlat deseniz anlatamam.

  

          Özür dileyerek tekrar konuya giriyorum:

          Anneannemin özellikleri saymakla bitmez. Her bakımdan bilgili, görgülü olduğu kadar insan sarrafı olan, olup bitenleri değerlendirebilen bir kadındı da. Onun için O’na bilgelik sıfatı yakışır.

          Bilge Kadın Adile Hanım birkaç sayfaya sığmaz, birkaç kitap yazmak gerekir. Örneğin şu kitaplar yazılabilse kütüphaneler zenginleşmiş olurdu ve satış rekorları kırardı:


  •           Adile Hanım’ın Hayat Hikâyesi
  •           Adile Hanım’ın İlâçları
  •           Adile Hanım’ın Mutfağı
  •           Anıların İçinde Adile Hanım



         Adile Hanım’ın Hayat Hikâyesi

       Adile Hanım Hacı Hüseyin Ağa’nın kızıdır

          Adile Hanım'ın   Hacı Hüseyin Efendinin  (Ağa’nın) kızı olduğunu biliyorum; ama, ne Adile'nin kızlık günleri, ne de Hüseyin Ağa hakkında yeterli bilgim var. Buna rağmen, fikir vermek ipuçları  vermek için birkaç satır yazmak istiyorum.

Hacı Hüseyin Efendinin Konağı

          Hacı Hüseyin Ağa Akköse Köyü Lişo Mahallesinde bir konak yaptırır. Bazıları, küçümseme havasında “Konakika” derler. Bu sözleri duyan Hüseyin Ağa konağı yıktırır ve daha büyük bir konak yaptırır. Bu söylentiden ne çıkarabiliriz. Bir kere Hacı Hüseyin Ağa'nın  mükemmeliyetçi olduğunu, yaptığı işin en iyi olmasını istediğini anlarız. Biraz da benlikçiydi  diyebilir miyiz bilmem; ama çok zengin olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ya daha içine girmemişken bir konağı yıkıp yenisini yaptırmak öyle kolay olmasa gerek. Zenginliği babadan kalma olmasa gerek; çünkü öyle olsaydı kardeşi, Aliosman dedemin babası müderris Hacı Mehmet Efendi de zengin olurdu.

          Adile Hanım’ın annesi hakkında fazla bilgim yok. (Annemden ve dayımdan öğrendiğime göre ismi Şenuka idi.) Büyük annelerimin annesine, köyümüzde Kosvalar diye adlandırılan Sönmemişlerden (Hacı Ömer Sönmemişin yakını) olduğu için Kosvina derlerdi. Kosvina’nın  en bariz özelliği çok tutumlu olmasıydı.

         Yukarıda Konaktan söz ediyorduk, bir iki satır ekleyelim: Konağın saçağının altında eski harflerle yapılış tarihi yazılıdır. Tarih tam olarak aklımda değil; ama aklımda kaldığı kadarıyla diyorum ki, anneannem küçüklüğünü bu konakta yaşamış olabilir, ancak başka bir evde doğmuş olmalı.(Dayımdan öğrendiğime göre Hacı Hüseyinler Konağın hemen yanındaki eski evlerinde, kardeşi Eminle beraber oturuyorlardı. Konak yapılınca Hacı Hüseyinler konağa geçtiler. Yine dayımın söylediğine göre Konağın sıvası yapılmadı, bazı eksiklikleri de tamamlanamadı; onun için ilk bakışta bir özellik görülmüyor. Oysa O boğazda Konak gibi başka konak yoktu.)
        Dedem Aliosman’ın  amcası ve kayınpederi olan Hacı Hüseyin  Ağanın 6 çocuğu vardı. Kızları Ayşe, Adile (anneannem) ve Fadime (babaannem); oğulları Abdurrahman Efendi (kayınpederim Ahmet Efendi’nin babası), Behram ve Ramis.

        Hacı Hüseyin’in erkek evlatlarından, kayınpederimim babası Abdurrahman Efendiyi ve Behram’ı tanımadım; Ramis Efendi’yi çok az tanıdım. Hacı Hüseyin’in kız evlatlarından Ayşe komşumuzdu, kendisine Caklı Hala derlerdi. Hasta halini görmüştüm sadece. Adile ve Fadime’yi çok iyi tanırdım; çünkü Adile anneannem, Fadime babaannemdi. Babaannemi anlatmıştım. Şimdi de anneannemi anlatmaya çalışıyorum. İkisini karşılaştırmalı olarak anlatabilsem iyi olurdu; ancak dozunu kaçırmamak için birkaç satırla yetinelim:
        İkisi de orta boyluydu. Giyimleri aynıydı.yani tipik Karadenizli giysileri, şimdilerde folklor kıyafeti diyorlar. Diğer kadınlardan farklı olarak başlarında işlemeli fesleri vardı. Çemberlerinin altında fesleri görünürdü.
         Babaannem esmer tenliydi, anneannemse beyaz tenliydi.
Babaannem ormanda, dağda, bayırda, tarlada çalışırdı; odun, ot, yaprak, gübre...vb. taşırdı. Anneannem de bahçede, ahırda ve çalışırdı. Yani biri dış işlerde diğeri iç işlerinde çalışırdı.
          Babaannemin, anneannem gibi doktorluğu yoktu, anneannem gibi ahçılığı da yoktu.
          İkisi de yaptığı işleri mükemmel yaparlardı. Yapamayacağı işlere girmezlerdi.
         Babaannem güçlüydü, anneannem narindi.
         Babaannem mani, türkü, atma söylerdi; anneannemin türkü söylediğini duymadım.
         Babaannem çok şakacıydı; annennemse ciddiydi...


         Baba evindeyken de böyle miydiler bilmiyorum. 
         Kısaca iki kardeş birbirlerini tamamlıyorlardı. Allah ikisinden de bütün ölülerden de, hepimizden de razı olsun.
          Tarih kitabı yazıyor değilim. Ama yeri gelmişken, hacmi genişletmeyi de göze olarak birkaç paragraf ekleyelim:
Hüseyin Efendinin Konağı, kardeşi Emin Efendinin oğlu Hafız Mustafa'nın evi, Ayşe kızının eşi Mustafa Efendinin evi, kardeşi Hacı Mehmet Efendinin evi (Mehmet Efendinin oğlu, Kızı Fatmanın eşi Aliosman Efendinin evi)




          Hacı Hüseyin Efendi, Hacı Emin efendi, Hacı Mehmet Efendi kardeştiler. Evleri Lişoda aynı sıradadır. Bu üç erkek kardeşin ismini bilmediğim bir de kız kardeşleri vardı. Köyümüzde Boz Hoca dediğimiz bir zat dayızadeler diyerek bizlere gelirdi. Bundan çıkarım yapıyorum.

         Hacı Mehmet Efendi müderristi, birçok hoca yetiştirmişti, başka deyişle hocaların hocasıydı. Hacı Hüseyinle Hacı Emin de tüccarların tüccarıydılar. Kendileri işlerinin başında mıydılar bilemem; ancak Hacı Hüseyin’in büyük oğlu Abdurrahman Efendi’nin ve Hacı Emin’in oğlu Cafer Efendi’nin Erzurumda Taşmağazalarda dükkânları vardı. 

          Sülâlemizin Nasrettin Hocası Cafer Dede diye anılan  Cafer Efendi’nin babamın halası Meryeme Hanım’ın kocası olduğunu da ekleyeyim. Cafer Dede’nin diğer oğlu Hafız Mustafa’nın da Samsun’da mağazası vardı. Bunlar Fransa’dan ithal hazır giyim satıyorlardı. Fransa’ya gidip geliyorlardı. Cafer Dede’nin bir anısı fıkra gibi anlatılır: 

            Cafer Dede Eyfel Kulesine çıkmış ve buradan Zeno’yu (bizim köyü) gördüğünü söylemiştir.

          Hacı Hüseyin Ağa ile Hacı Emin’in mezarları köyümüzdedir.

           1929’daki büyük toprak kaymalarının olduğu Seller Senesinden sonra Abdurrahman Efendiler ve Cafer Efendiler Bayburt'a göçtüler.

         Hacı Hüseyin Ağa oğlu ile birlikte Erzurum'da kaldı mı. Anneannem ve babaannemler de babalarıyla birlikte Erzurum'da bulundular mı bilmiyorum.

         Hacı Hüseyin Ağa’nın diğer oğullarından Behram hakkında hiç bir bilgim yok. Hatta acaba aklımda yanlış mı kaldı diye düşünmüyor değilim. Küçük oğul Ramis Efendiyi İstanbul’da bir defa gördüm. Büyük bir handa yönetici durumdaydı. O da zamanında zengin olmuş; ancak Kurtuluş Savaşından sonra diğerleri gibi zenginlikleri sona ermişti. Çünkü savaş ortamında alacaklarını tahsil edememişlerdi. Soyadı kanunu çıktığı sırada Ramis Efendi İstanbul’daydı; sülâlemiz Gencal soyadını alırken onlar Yıldırım soyadını aldılar. Yani kardeşlerin ayrı soyadları oldu.

         İlköğretmen Okulu 2. Sınıfına geçtiğim yıl, yani 15. yaşıma girdiğim yıl Trabzon’dan Bursa’ya geçerken bir mektup vermek için Ramis Efendi’nin yanına uğramıştım; bir gece misafir etti beni. Bana anlattıklarından aklımda kalanını yazayım. Yalan olmasın ya Tunus’a ya da Cezayir’e  yaş üzüm ihraç ediyordu. Ne olduysa zamanında varamadılar ve bir gemi üzüm çürüdü. Bu da gerilemelerinin başlangıcı oldu.

          Anne annemi anlatacaktık sözde; ama babasından, amcalarından, kardeşlerinden söz etmeye başladık. Bu anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere anneannem zengin bir ailede yetişmiştir.

         Adile Hanım Ömer Efendi’nin eşidir

         Adile Hanım Ömer Efendi ile, tam bilmiyorum, tahminen söylüyorum 18 veya 19 yaşında evlendi. Dedem Ömer Efendi’nin babası Yunus Efendi ile Hacı Hüseyin Ağa amca çocuklarıydı.

         Dedem Ömer Efendi ve kardeşi Mustafa Efendi’nin Of’ta ve Trabzon Uzun Sokakta mağazaları vardı. Dedem Ömer Efendi Trabzon merkezi bir yer olan Meydandaki evlerinde kalıyordu. Çocukları olunca kendi evinden çıktı ve Boztepe Mahallesinde meyve ağaçlarıyla dolu büyük bir bahçesi olan bir eve taşındı. Bu bilgiyi annemden aldım. Bu bahçeli evde huzurlu yaşamları vardı. Ömer Efendi eşine ve çocuklarına çok düşkündü sevgi ve şefkatini esirgemezdi.

          Anneannemlerin komşuları da çok iyiydiler, bilgiliydiler. Anneannem onlardan çok şey öğrenmişti. Karadeniz mutfağı yanında birçok yörelerin mutfak kültürünü de öğrendi. Hatta geleneksel tıp konusunda da birçok bilgiler edindi.

         Dedem Ömer Efendi’den de kısaca söz etme zamanı geldi.

         Ömer Efendi zengindi, ama zenginliğinden çok efendiliği ile saygınlık kazanmıştı. Bulunduğu her ortamda sevilen ve sayılan biriydi.

         Akrabalarımdan Hacı Kâzım’dan dinlemiştim: Kâzım’ın babası, yanı annemin amcasının oğlu Hacı Yunus, tabancasını elinden düşürmeyen, herkesi titreten delidolu bir delikanlıyken ne yaptıysa Of’ta jandarmalar tarafından yakalanıp nezarete atıldı. Of’un ileri gelenlerinden, uzaktan da olsa hısımımız alan bir grup komutana çıkarlar ve Yunus’u bırakması için rica ederler. Kamutan reddedince komutan’a “Bu durumu Trabzon’daki amcası Ömer Efendi duyarsa Yunus hemen salıverilecek, biz isteriz ki o duymadan bizim arzumuz üzerine bırakılsın.” Komutan Yunus’u bırakmadı yine. Ancak kısa bir zaman sonra daha yüksek rütbeli komutandan gelen emir üzerine Yunus serbest kaldı. Yunus Efendi’nin durumu tartışılır. Bunu değil Ömer Efendi’nin sözünün etkisi üzerinde duruyoruz.

         Ömer dedem askerlikten terhis olup dönerken bir lokantaya uğrar. Çok aç olduğu için yemeğin dozunu kaçırır. Daha hiç bir şey yiyemeyecek durumdayken kırmızı elmalar görür, ne olursa olsun diyerek elma ister. Düşündüğünün aksine elmalar hazmı kolaylaştırır...


          Rüyâ mı, gerçek mi, hayal mı bilemiyorum. Anneannemlerin oturma odasının penceresinde bir cam çatlak mıydı, kırık mıydı, farklı mıydı hatırlayamıyorum. Sormuştum camın farklılığının sebebini. “Deden peykede otururken bir ara eliyle veya bir nesneyle cama vurdu ve camı çatlattı.”dediler. Yoğun sisler ardındaki bu kırık dökük, belirsiz anı niye takıldı kafama. Soracağım dayıma. Böyle bir şey var mıydı? Yoksa rüyâ mı görmüştüm. Rüyâ da olsa Ömer Efendi dedemi düşünüyordum demek. Allah rahmet etsin, ruhu şad olsun. (Bu konuyu dayıma sordum. Böyle bir şey hatırlamadığını söyledi.)
...

        Anneannemler, başağrısını ve sağlığını ileri sürerek köyümüze, yani Zeno Akköse’ye gelir. Trabzon’daki komşuları gitmemesini söylerler, kızlarının okumaları ve gelecekleri bakımından köye dönmelerinin iyi olmadığını söylerlerse de anneannem köye döner. Kim bilir, anne annem de köye dönüşün kızları açısından iyi olacağını düşünmüş olabilir. Bütün kızlarını akrabalarla evlendirdi. Trabzonda kalsaydı böyle mi olurdu. Tabii kısmet meselesi. Yeri gelmişken yazayım:

         İlve teyzemi (kayınvalidemi), anneannemin ağabeyi Abdurrahman  Efendi’nin oğlu Ahmet Efendi ile, Elmas Teyzemi, Ömer dedemin kardeşi Mustafa Efendi’nin büyük oğlu Abdullah ile evlendirdiler. Ömer Dedem rahmetli olduktan sonra annem Yeter’i, Anneannem, amcasının torunu, aynı zamanda Fatma kardeşinin büyükoğlu babam Mahmut’la evlendirdi. Ayşe teyzemi, Emin Amcasının torunu Nurettin ile evlendirdi. Cevriye teyzemi de Ömer dedemin kardeşi yani kaynı Mustafa Efendi’nin küçük oğlu Mehmetle evlendirdi. Akraba evliliklerinin tıp açısından birçok mahzurları varmış, ancak yararları da var.

         İlve teyzemler Bayburt’taydılar. Elmas ve Cevriye teyzem elti olmaları dolayısıyla anneannemin hemen yanındaki evde kalıyorlardı. Annem yeter ve Ayşe teyze de karşıda yani Lişo’da birbirine yakın evlerde kalıyorlardı.

         Anneannemler, dedem Ömer Efendi rahmetli olunca Of’taki dükkân da, Trabzon’daki dükkân ve ev de kirâya verildi. Bu kirâ paraları ve köydeki arazilerin gelirleriyle geçindiler...

        Adile Hanım’ın Zeno Akköse Günleri

        Aksilisa Mahallesinin en güzel, en verimli ve güzel bir yerinde bir eski ev vardı. Bu ev tüm Ğaraçların başka deyişle sülâlemizin çıktığı evdir. Bu ev Hacı Yunus’tan oğulları Ömer Efendi ve Mustafa Efendi’ye kalan evdir. Ömer Efendi dedem eski evin yanında bir ev yaptırdığı için eski ev Mustafa Efendiye kaldı.
Ömer Efendi dedemin (Selahattin Gencal'ın) evi arkada ortadaki ev

         Evlerin altında mısır tarlası var. Ağorğor dediğimiz yerde de Ömer dedemle kardeşi Mustafa Efendi’nin ortak kullandıkları evleri vardı. Tabii, tarlaları da vardı. 
Akköse Köyü Ağorğor Mahallesi


        Ayrıca fındık ocakları ve koruluk da vardı. Sırtlar denile yerde altında çayırlık olan bir kom (mesire evi) de vardı.

        Korukta, çayırda, fındıklıkta ve tarlada çalışanlar, işleri çekip çevirenler kızlardı. Kızlar kocaya gittikten sonra tüm işler yengemin üzerinde kaldı diyebiliriz; çünkü anneannem çok çok narin bir hanımefendiydi. Öyle, odun yapmak, ot biçip taşımak, yaprak ve ahbin taşımak gibi işleri yapamazdı. Bellemek, kazmak gibi işler de onun yapacağı işlerden değildi. Ama evişlerini mükemmel yapardı, ahırları da yaptığı olurdu, kihân yaptığı da olurdu. Bahçesi ise örnekti diyebiliriz.


         Evin hemen altında büyük bir oda büyüklüğünde bahçe yapardı. Soğan, sarımsak, zagoda, değişik cins pırasafasulye, pancar, salatalık, patates, kara lahana ve hatırlayamadığım sebzeleri ayrı ayrı paftalarda yetiştirirdi. 


          Mısırlar arasında da karalahana, patates, fasulye gibi sebzeleri yetiştirdiği de olurdu. Evin saçaklarının altında da kabak yetiştirirdi. Eve sırıklar dayardı. Kabaklar bu sırıklarda yürür, pencerelere kadar uzanırlardı.

 




             Dayımdan öğrendiğime göre anneannem Ağorğor mahallesindeki evlerinin önünde de bahçe yapardı. Ağorğor gölgelik olduğu için burada domates yetiştirirdi. Demek ki nerede ne yetiştirileceğini gayet iyi biliyordu. 
         Anneannemin bahçesini hep beğenmiştim. Bu anda aklıma geleni yazayım: 


         Anneannemin bahçesini ihtimaldir ki arılar da beğeniyordu. Niye bu kanıya vardığımı yazayım. Anneannem evin üst ayvanına (balkonuna) bir karakovan koymuştu. Kovanın üzerini kilim gibi bir şeyle sarmıştı. Mesirelerde karakovanı olanlar vardı; ama balkonunda karakovanı olan ev pek yoktu. Daha doğrusu ben görmedim. 

          Orta yaşlılığımda anneme niye anne annemin gibi bahçe yapmadığını sormuştum. Annem de “Şimdiki aklım olsaydı, ben de büyük bahçe yapardım.”dedi. Annemler de başkaları da mısırlık alan azalmasın diye küçücük bahçe yaparlardı. Bu küçükcük bahçelerine de gereken zamanı veremezlerdi. Anneannem çok sessiz ve yavaş çalışırdı; ama neyi nasıl yapacağını bildiği için bol verim alırdı.

      Anneannem hoşatta soyardı, fındık da ayıklardı. Mısır koçanları ortada yığın yapılır, birkaç kişi yığın etrafında yerini alarak koçanı kuru yapraklarından yani hoşotundan ayırırdı. Ben de yığının ortasında oturarak sözde yardımcı olurdum. Fındık ayıklamak da aynı biçimde yapılırdı.

         Anneannem, dayım askere gittiği zaman, gurbete gittiği zaman, bahar gelende koma çıkardı. Yengem köydeki işlerle ilgilenir, bazen sabahleyin koma gelir akşam yine köye dönerdi. Anneannem birkaç yıl beni yanına arkadaş olarak aldı; yani beraber komçuluk yaptık. Ben sığırları beklerdim, suya da giderdim. Anneannem ahır ve ev işlerini yapardı.Yazın sığırları yaylaya gönderirlerdi.  Dayımdan duyduğuma göre rahmetli dedemin sağlığında meşhur Sarıkaya Yaylasında yaylacılık yaparlardı.
Sarıkaya Yaylası
Alayısa Yaylası

Sarıkaya Yaylası



          Yayla zamanı anneannem köye inerken ben dedemlerle Alayısa yaylasına çıkardım. 

Çayır kesmeklerde anneannem de koma çıkardı; ama çok defa yengem çalışırdı, çünkü anneannem çalışmak şöyle dursun o yamaç arazide zor yürürdü.

          Anneannemin odun yamadığından, ot, yaprak ve ahbin (gübre) taşımadığından; belleyip, kazamadığından söz ettik. Sanki hiç çalışamıyordu hissi vermiş olmayalım. Ev temizliği, ekmek ve yemek pişirmek az iş mi? Ahır temizliği, sığırların yedirilip içirilmesi ve bakımı, sağılması az iş mi? Bahçe işleri az iş mi? Yukarda da belirttiğim gibi anneannem yaptığı işi mükemmel yapardı.

         Bu arada aklıma bir ayrıntı geldi: Yukarıda mısır koçanlarının yapraklarının hoşotlarının soylmasından, mısır tanelerinin ayıklanmasından söz etmiştim. 

         Mısır tanelerinin ayıklanmasından sonra geriye kalan ve kufur dediğimiz nesne yakacak olarak kullanılırdı. Anneannem bazı yumuşak kufurları ezer ve hayvanların yalına katardı. Bu akıllılık değil de nedir? Mükemmeliyetçilik, akıllı ve becerikli iş görebilme genlerinde vardı herhalde. Annemde, dayımda ve teyzelerimde de aynı özellik vardı. Açık deyişle yaptıkları işi en güzel, en yararlı biçimde yapmaya çalışırlardı.

         Anneannemle ilgili olarak sadece gözlemlerimi yazıyorum. Anneannemin kaynanası ile beraber oturduğu zamanlar hakkında bilgi edinmedim. Rusların işgalı sırasındaki yıllar hakkında da bilgim yok. Yalnız şu kadarını duydum: İşgalcılardan kaçarken vücudunda 30-40 kadar altını hiç görülemeyecek biçimde gizleyebilmiştir.

         Okuyucuların çokları içlerinden şöyle diyordur: “Bizler Adile Hanımı az çok biliriz. Bize O’nun gençliğini anlat.” Keşke anlatabilseydim. Ama Ömer Efendi dedemin O’na söylediği bir kelime O’nun hayatının özetler. Dedem O’na Mekiye derdi. Mekiye ikinci ismi mi idi, yoksa dedemin taktığı bir isim mi idi orasını da bilemiyorum.

         Mekiye temiz insan anlamındadır. Adile Hanım her anlamıyla temiz, onurlu, adil ve becerikli bir insandı. Bunun için de O’na Bilge Kadın diyoruz.

         Ömer dedemden söz etmişken şunu da ekleyeyim: Dedem ölmeden önce, anneanneme ticaretin önemini vurgulamış ve yapabildiği ölçüde ticaret yapmasını, yaptırmasını öğütlemiştir. Anneannem bu öğüdü tuttu. Evlerinin bir odası dükkân odasıydı. Odada malları gördüm; ama müşteri göremedim. Ne zaman satardı, nasıl satardı bilemiyorum. Dayım, henüz 15-16 yaşlarındayken evin üst katında yola bakan cephede bir dükkân açtı O’na. Dayımın dükkânını iyi hatırlıyorum.
Dayım nahiyede, köyümüzden biriyle ortak bir kahve de açmıştı. Anneannem kahve işinden hoşlanmamıştı. Kısa bir müddet sonra kahve kapandı. 

Dayımın gramofonu böyle bir şeydi


          Kahveden getirilen gramofonu da hatırlarım. Plaklardan Liliyar plağı, daha doğrusu türküsü hâlâ kulaklarımda. Dayımın evlenmesi, askere gitmesi, gurbete gitmesi, Bursa’ya yerleşmesi, bakkal dükkânı açması, mütahit olması... Dayımın hayatını anlatıyor değilim. Diyeceğim anneannem ölüm tarihine kadar gözünü dayımın üzerinden ayırmadı, kalbi onun için titredi.


         Adile Hanım’ın Bursa Günleri

          Dayım, amcasının oğullarıyla birlikte Of ilçesindeki ve Trabzon'daki ev ve mağazaları satarak Bursa’nın Soğanlı köyünde arazi aldılar. Daha sonra babam da Ayşe Teyzemin Beyi de bu araziden satın aldılar.

        Soğanlı’dan alınan arazi üzerinde önce Elmas Teyzemin kocası Abdullah amca, sonra Cevriye Teyzemin kocası Mehmet amca ev yaptılar. Yanılmıyorsam 1957’de anneannem Elmas Teyzemlerle Bursa’ya geldi. Bu arada aynı sırada dayım da ev yaptırdı; ama hemen gelmedi. 1960’da annem babam bu evi şenledi. 1961’de de dayımlar geldi. Babam da aynı sırada küçük bir ev yaptırdı. Daha sonra da Ayşe teyzemler ev yaptırdı. Özetle beş kardeş aynı sırada yer aldı. İlve teyzemler Samsun’daydılar. Onlar da gelmiş olsalardı bütün kardeşler aynı sırada yer alacaklardı.

           Kardeşlerin bir arada olma arzularını belirtmek için bu teferruata girmiş oldum. Bu bir arada olma isteğine daha birçok örnek verilebilir. Annemden örnek vereyim. Babam ev yaptırırken ustalara maliyet tahmini yaptırdı. !3 bin lira tutar dediler. O sırada birkaç yüz metre ilerde bizim yaptıracağımız ev gibi yani tek katlı üç odalı bir ev satılıyordu, üstelik meyve ağaçlıklı küçük bir bahçesi de vardı. 15 bin lira değerindeki bu evi almak istedi babam; ama annem razı olmadı. Kardeşlerle aynı sırada olma isteğinden tabii. Dahası var. Yapmakta olduğumuz evin dış kapısının doğu tarafında olmasını uygun görmüştü ustalar; annem planı değiştirerek kapının batı yönünde olmasını sağladı, yine kardeş evlerini daha iyi görmek için...

        Anneannemden söz edecekken kardeşler üzerinde durdum.

        Anneannemin yıllarca süren başağrıları vardı. Bursa’ya gelince bu ağrılardan kurtardı.
Bizler Bursa’ya geldikten sonra bir çok köylümüz de Bursa’ya geldi. Gelen köylülerimiz anneannemi ziyaretleri oluyordu. Yani anneanneme saygı devam ediyordu.

         Bursa günleriyle ilgili fazla bir şey diyemeyeceğim. Adile Hanım doktorluktan emekli olmuş gibiydi; çünkü Trabzon'daki köyümüzde olan mahrumiyet burada yoktu. Çok şükür hastaneler de doktorlar da vardı burada. Adile Hanım burada aşçılık da yapmadı, ahıra da, bahçeye de bakmadı. Çok şükür gelini de, kızları da yanındaydı.

         Anneannem bir zamanlar Hüseyin Ağanın kızı olarak tanınıyordu, Bir zamanlar da Ömer Efendi’nin hanımı olarak tanındı; Uzun müddet de Adile Hanım olarak tanındı. Bursa’da kaldığı kısa müddet içinde önceki durumları unutulmadı; ama genellikle Selahattin Bey’in annesi olarak tanındı.

         Şunu da ekleyeyim Bilge kadın yakıştırması benim yakıştırmamdı. O hiç bir zaman böyle anılmadı. Ancak anneanneme Bilge Kadın sıfatı çok yakışmaktadır.
         
          Satır aralarında kalan bir kaç kelimem üzerinde tekrar durayım. Ömer Efendi dedem anne anneme Mekiye derdi. Mekiye temiz, olgun, vakarlı...vb güzel vasıflarla donanmış insan anlamlarını taşıyor. Acaba ben de Bilge Kadın Mekiye mi desem. Kendisine bütün güzel sıfatlar yakışıyor. Mekânı cennet olsun Allah rahmet etsin.




Zeno Akköse
Köy, mesireler ve yaylalarla ilgili videolardan
(Yol, su ve elektrik geldi; üretim çeşidi ve biçimi değişti, hatta insanlar da değişti. Bütün bu değişimlere rağmen Adile Hanım'ın seneler önce gezip gördüğü yerler hakkında bir fikir oluşabilir.)

http://www.dailymotion.com/video/xrbstw_akkose-koyu_music
http://www.youtube.com/watch?v=dplMPeYF_xA






           Adile Hanım’ın İlâçları

            Bir orman içi köyü olan köyümüzde yol, su ve elektrik olmadığı zamanlarda, açık deyişle 1955’lerden önceki yıllarda hastalara, dertlilere yardım elini uzatan, bir hekim gibi, hatta gerektiği zaman bir cerrah gibi çalışan büyük insan, bilge insan Adile Hanım’ın yaptığı ilâçlardan söz etmeyeceğim.

            Anneannem, sıtma, romatizma, bakır zehirlenmesi, bal tutması, baş ağrısı, diş ağrısı, mide ağrısı, karın ağrısı, soğuk algınlığı, kabızlık, ishal, öksürük vb. hastalıklarda ilk müdaheleyi yapardı. Göbek düşmesi, kaburga düşmesi, kuyruk sökümü düşmesi, kürek kemiği düşmesi, boyun ve bel ağrısı gibi durumlara da çare bulmaya çalışırdı. Ayrıca siğillere, uçuklara, yaralara, kesiklere de  ne yapılacağını bilirdi.

            Başta belirttim ya tekrar edeyim; bugün televizyonlarda şurada burada tamamlayıcı ilâçlar ya da geleneksel tedaviler adı altında bir çok programa rastlıyoruz. Yine bir çok işe yaramaz kocakarı ilâçları yapanlar da oluyor. Anneannem bunların hiçbirine benzemezdi. Bir kere ne yaparsa yapsın hiçbir ücret veya hediye kabul etmezdi, Allah rızası için yapardı. Yaptığı ilâçlar çok denenmiş ve yararları görülmüş ilâçlardı. Bu arada dini temalı uygulamaları da olurdu ki bunun da yararları bugün de kabul görmektedir. Geleneksel tedavi çalışmalarınını Sağlık Bakanlığının da kabul ettiğini yazmıştım.

         Adile Hanım’ın ilâçlarından söz etmeyeceksem bu konuyu niye açtım? Bir iki anımı paylaşmak için.

          Küçükken çok zayıftım. Annem Çaykara hükümet tabibine götürdü beni. Hükümet tabibinin göğsüme vurarak “kuş kemiği, kuş kemiği” dediğini hatırlıyorum. Doktorun ilâçları ateşimi düşürdü, ama beni kuş kemiğinden anne annem kurtardı. Bir müddet yanına aldı beni. Bir ilâç yaptı bana. Bu sırada dışarıdaki tuvaleti kullanmamı ve gözlem yapmamı tembihledi. Birgün dışkımın yumurta içi gibi olduğunu, küçük kurtçuklarla kaynağını gördüm. Bu günden sonra düzelmeye başladım. Anne annem ilâçları ile şeritlerden de kurtaranlar oluyordu.

         Bir vesileyle anlatmıştım, tekrar edeyim: Anneannem kurşun da dökerdi. Anneannemlere gelmiştik. Dayımı sordum. Sandık Gölünde olduğunu söylediler. Ben de koşa koşa dayımın yanına gitmek istedim. 

          Şimdi şaşıyorum 6-7 yaşlarında bir çocuğun nasıl oluyor da göle gitmesine izin veriyorlar. Neyse koşarak giderken, Merkez Caminin altındaki yoldan geçmek üzereydim ki birden durmak zorunda kaldım. Sanki önüme engel konmuştu, bir türlü ilerleyemedim, tabi geri dönmek zorunda kaldım. Anneanneme durumu anlattım, yolun altında üç kadının çayır kesmekte olduğunu, bir kadının bana bir şey dediğini de söyleyince durumu anladı. O kadının benim yaşlarda olan oğlunun küçük yaşta öldüğüne de söyledi. Bu arada nazar için başıma kurşun döktü. Bu konuyu nazar adlı yazımda da anlatmıştım.

         Biraz karışık anlatıyorum yani aklıma geldiği gibi yazıveriyorum. Yukarıda dedim ya dini temalı uygulamalar da oluyor. Başka deyişle insan inanırsa iyileşir derler ya işte öyle. Kurşun dökmenin de böyle bir etkisi mi vardı bilmem.

       Söz açılmışken bir de yürek kaçmasından, yürek ölçmesinden söz edeyim. Bazen darlanır insan, nedenini bilmediği sıkıntı basar insanı, panikler insan. İşte bu durumlarda da anneanneme gelenler olurdu.Gelenler iyi olacaklarına inanırlardı ki inandıkları gibi iyi olup giderlerdi. Anneanneme bunu sormuştum. Anne annem dosdoğru olarak bana anlattı. Gelin geldiği zaman kaynanasının böyle sıkıntıları, kaygıları vardı. Uzak bir yerdeki birine giderlerdi. Anneannem gittikleri kişiden kendisine el vermesini, yaptıklarını, dualarını kendisine öğretmesini rica etti. Bundan sonra kaynanasına da başka rahatsız olanlara da kendi baktı. Bugün bazı ilâçlar için de plasebo etkisinden söz etmiyorlar mı?

          Anne annem dudağım uçukladığı zaman da közü dudağıma yaklaştırır ve uzaklaştırırdı. Tabi yaklaştırıp uzaklaştırma anları duaya göre olurdu. Bu da bir nevi fizik tedavisi gibi olurdu.

          Tam anlayamadığım bir duruma da işaret etmek isterim. Teyzemin başının üzerinde içinde su olan bir sahana köz attı. Közün dumanını görmedim, cızlamasını da duymadım. Daha doğrusu başka bir odada yapıldı bu işlem. Bana bu artık kömür olan gözleri çeşmenin önündeki üç yolun ortasına dökmemi söyledi anneannem. Sıkı sıkı da tembihledi konuşmamam gerektiğini. Kömürü döktüm, çeşmenin bir tarafına gizlendim. 



         Sabah namazından çıkıp buradan geçen kişilerin konuşmalarını belleğime kaydettim ve anneanneme tastamam anlattım. O nasıl bir analiz etti bilemiyorum. Daha doğrusu böylesine bir uygulamanın niçin yapıldığını, neye yaradığını da bilemiyorum. Diyeceğim şudur ki anneannem sadece plasebo etkisiyle yararlı olmuyor; bir takım analizler de yapabiliyordu. (Nazar konusunu ne o zaman ne de şimdilerde tam kavradım. Bu konuya merak edenler okumak için tıklasın: 1 - 2 )

           13 yaşlarındayken sınavını kazandığım Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen   Okuluna kayıt yaptırmam için rapor almam gerekti. Bunun için yalnız olarak Trabzon'a  gitmiştim. İşim bittikten sonra geri döndüm. Dernekpazarı'na geldiğimde hava kararmıştı.Oradaki bir otelde kalmayı düşünürken köye gitmekte olan bir köylümü gördüm. Onunla beraber yola koyuldum. Köylümün gösterdiği bir evden fener istedim. Sağolsunlar  fener verdiler bana. Tam bu sırada küçük bir köpek ısrdı beni. Anneannem bu ısırık yarasına öyle bir ilâç yaptı ki iyi oldum. Bu yara izini bacağımda uzun müddet taşıdım.

          Yukarıda belirttiğim gibi, anneannemin ilâçlarından,  doktorluğundan söz edecek değilim. Sadece şahsımla ilgi olanları anı gibi anlattım. Yoksa o kadar çok şeyler gördüm ki anlatamam.






         Adile Hanım'ın  Mutfağı

          Adile Hanım'ın  mutfağı tipik bir Doğu Karadeniz Bölgesi mutfağıdır. Anneannem diğer yörelerin mutfağını da bilirdi; ama Karadeniz yemeklerinin yapılmasında hiç kimse eline su dökemezdi. Köyümüz Karadeniz sahilinden 20-25 km. İçerde   bir orman içi köyüydü. Bu yörede yapılan tüm yemekleri bilirdi. Anneannem gençliğinde Trabzon’da yaşadı, onun için sahil şeridinde  yapılan yemekleri de bilirdi. Ayrıca öğrenme isteği ile dolu olduğu için diğer yöre yemeklerini de öğrendi.

        Annem ve teyzelerim bazı konularda anneannemi yetişmiş, hatta geçmişlerdi. Örneğin saç makarnasını annem daha iyi yapardı, sarıklı burmayı Cevriye teyzem daha iyi yapardı; Elmas teyzem de malzemelerin ölçülü kullanılmasını daha iyi bilirdi, diğer teyzelerim de bazı yemekleri daha iyi yaparlardı. Ancak konuyu genel olarak ele alırsak anneannem gibisi yoktu.

          Mutfaktan konu açılmışken oğlum Fuat’tan da söz etmeliyim. Oğlum annesinden, babaannesinden öğrendiklerini, diğer ahçılardan  ve kitaplardan öğrendiklerini açtığı bir yemek sitesinde okuyucularına sundu. Çok da takdir topladı. Fuat'ın  annesi eşim Adile Hanım'ın  torunu, Fuat'ın  babaannesi olan annem Adile Hanım'ın  kızı. Yani Adile Hanım'ın  izleri torunlara, torunların çocuklarına kadar devam ediyor. Fuat'ın  Şifalı Yemek Tarifleri geneldir.

           Ben sadece Adile Hanım'ın  mutfağını ayrıntılı biçimde tanıtmak istiyordum; ama beceremedim. İnşallah becerebilenler çıkar; çıkması da lazım. Mutfak kültürü için, sağlık için Adile Hanım'ın  mutfağı tanıtılmalıdır.

         Ben niye başaramadığımı kısaca anlatayım:
         
         Bazı otellerde, bazı kır lokantalarında mıhlama ve kuymak yapmaktadırlar. Bazen yiyorum; ama o eski tadı bulamıyorum. Maalesef bilmiyorlar. Bilinmiyorsa öğretmek bize düşer diyerek yazma teşebbüsünde bulundum.


Yağ havici


         Yöremizde mısır unundan yapılan süt haşılı, yoğurt haşılı, şerbetli haşıl, süt havici, yağ havici, kavrohto, yoğutlu muhlama, peynirli muhlama,  kaymak kuymağı, yoğurlu kuymak, çekme peynirli kuymak...vb. yemeklerine genel olarak muhlama ya da kuymak diyorlar. Oysa bunların hepsi ayrı ayrı çeşitlerdir. Malzeme ölçüleri de, pişirme teknikleri de az çok farklıdır. Ben bir deneyeyim denedim; ama maalesef beceremedim. O kadar ki kır lokantalarında beğenmediğim kuymak kadar bile olmadı yaptığım. Bir kere kalaylı bakır tavada yapılırdı, odunla yanan ocakta yapılırdı. Bunlar bir tarafa, herşey doğaldı. Ayrıca zaman konusu da önemli birkaç dakika bile lezzeti etkiliyor. Uzatmayalım tam olarak yapamadığımı yemeklerin tarifini vermem abes olurdu.


          Karalahana çorbası, ğuliya, arpa çorbası, kabak çorbası, kırık mısır (korgot) çorbası, fasulye yemeği (badic), fasulye turşusu...vb. yemekler herkes tarafından bilinen yöremize ait yemeklerdi; ben bunlardan söz etmeyeceğim yalnız anneannemin kırmızı pancar turşusunu (oksina) anmadan da geçmeyeceğim.
Pancar turşusu
Şimdilerde bazen alırım pancar turşusu; ama o eski lezzeti bulamam. Olsun sırf eski günleri hatırlattığı için pancar turşusunu alırım. Böyle yazmam doğru olmadı galiba, düzelteyim; pancar turşusunu yararı için de alırım, malum pek çok yararı var.
Kavut haşılı

              Ballı (Ballı pilav) unutulan yemeklerdendir. Unutulan yemeklerden olan kavut haşılından da söz etmek gerekir. Kavrulmuş, ince undan (galiba arpa unundan, buğday unundan da olur) yapılırdı. Kaynar suda biraz pişirildikten sonra ortası çukurlaştırılır. Çukura tereyağlı şerbet konurdu. Kaşıkla önce haşıl alınır, sonra şerbete daldırılır...  Neyse geçelim bunları. İştahı olanlar için bunları geçmek kolay değil; ama biz yine de geçelim. İştahı olanlar için bunları geçmek kolay değil; ama biz yine de geçelim. Aslında başta bir not yazmalıydım: Yaşlı Karadenizliler bu sayfayı tok karnına okusunlar. Evet, ben tok karnına yazıyorum ki ayrıntıya girmeyeyim. Okuyucular da tok karnına olmalı ki iştahları kabarmasın.
          Anneanneme, bu kadar lezzetli yağ havicini nasıl yaptığını sormuştum. (Kızları belkide bütün yemekleri sormuşlardır, en azından gözlemişlerdir.) O da farklı bir yönteminin olmadığını yalnız iyice pişene kadar karıştırdığını söylemişti. Yani sabrın lezzeti belli oluyordu. Köyümüzde iş güç çoktu, kim anneannem kadar sabırlı ve dikkatli olabilirdi ki.

           Anneannemin sırrı sadece sabırlı ve dikkatli olmasından değildi kuşkusuz. O’nun diğer konularda olduğu gibi yemek yapma konusunda da geniş bir kültürü vardı. Bu kültürün kaynaklarını tam bilemiyoruz.

           İlve teyzemden (kayınvalidemden) duymuştum. Teyzemin kayınpederi Abdurrahman Efendi (anneannemin ağabeyi) Erzurum’da mağaza işletirken evine bir ahçı tutar. Ahçı, Abdurrahman Efendi’nin hanımına kaç çeşit ekmek yapabildiğini sorar. Evin hanımı mısır ekmeği, hamzozim (hamsili ekmek), müretezim (kabaklı ekmek), hoholozim (sebzeli ekmek)... Ahçı sonunu beklemeden kendinin bunları bilmediğini söyler. Ev hanımının bildiği diğer yemek çeşitlerini de bilememektedir ahçı. Diyeceğim şu ki Karadeniz mutfağı çok çeşitlidir. Bütün bu çeşitleri anneannem bilmekteydi.

           Oğlumun yemek sitesi açması benim de merakımı cezbetti. Ben de yemek sitelerine baktım. Özellikle Karadeniz yöresi yemeklerini konu alan sitelere baktım. Gördüm ki genç nesil Karadeniz yemeklerini tam olarak bilememektedirler.

           Burada bir kere daha kısaca yazayım: Anneannemin özelliği sadece çok çeşitli yemek yapabilmesi değildir. Bundan da önemlisi ki en karakteristik özelliği yaptığı yemeklerin her bakımdan kaliteli oluşudur.








          Anılarda Adile Hanım

          Anneannemler Aksilisa’daki evlerinde oturmaktaydı. Hemen yanında da Elmas ve Cevriye teyzemin oturduğu ev vardı. Annem ve Ayşe teyzem de karşıda Lişo’da oturuyorlardı. Anneannem evinin penceresine bir bez ya da çamaşır asınca annem ya yalnız beni gönderirdi anneannemlere, ya da kendi de gelirdi. Nadir de olsa Ayşe teyzem de gelirdi. Asılan işarette bir özellik mi vardı ki bazen yalnız giderdim, bazen onlarla. Yani nasıl bir işaret olursa olsun anneannemlere giderdim. Bazen anneme, teyzeme gönderdiği mesajı iletirdim, bazen de onlarda kalırdım.

         Ben ilk torun değildim. Ancak Zenoda’ki yani yanlarındaki ilk torun bendim.İlk yeğen bendim. İlve teyzemin çocukları Behram, Lütfiye, Selahattin ve Nurhayat benden büyüktüler. Behram Cevriye teyzemden birkaç ay büyüktü. Burada bir parantez açıp bir anıyı paylaşacağım:
  
        İlve teyzeme, birileri “Zürriyetsizin kızı” dedi. Teyzem çok alındı. Bu sözden kastedilen erkek kardeşi olmamasıydı. Bir erkek kardeşi ölmüştü. Sonra da dört kız kardeşi olmuştu. Erkek kardeş özlüyordu. En çok da duyduğu bu saçma sözden sonra. Teyzem de biliyordu ki Ömer dedem oldukça olgun ve efendi bir kişiydi kız erkek ayırımı yapmazdı. Buna rağmen, ihtimal duyduğu “zürriyetsizin kızı” saçmasından sebep Ömer dedemi evlendirmenin iyi olacağını düşündü. Bu düşünce bile sıkıntıya sokar insanı. Anneannem bunu duyunca baygınlık geçirmişti. Uzatmayalım Cevriye teyzem doğunca İlve teyzem; 
       
            “Keşke aynı gün doğum yapmış olsak da çocukları değiştiriversek.” deyiverdi. Anneannem kızdı ve kızlarının dokuz erkekten daha iyi olduklarını söyledi. Buradan da anlıyoruz ki aslında dedem gibi anneannem de kız erkek ayrımı yapmıyor; ama çevredikilerin ağzı torba değil ki... Bunun üzerine anneannem kırkını geçmesine rağmen emek yaptı ve kırkbeşinden sonra Selahattin dayım dünyaya geldi. Selahattin dayımın dünyaya gelişi herkesin yüzünü güldürdü, herkes memnun oldu; ama İlve teyzem anlaşılan daha çok memnun oldu ki, dayımdan birbuçuk yaş küçük olan ikinci oğlunun ismini Selahattin koydu. İlve teyzem oğlunun ismini Selahattin koymamış olsaydı benim ismim Selahattin olurdu. Kafiyeli olsun diye benim ismim Sabahattin oldu; çünkü annem de diğer teyzelerim gibi Selahattin dayımı çok seviyordu. 

          Ben bu notu tahminen yazdım, yoksa işin aslını biliyor değilim. Annemden duyduğuma göre benin için düşündüğü isimlerin başında Mümtaz ismi vardı. İsmim Mümtaz olmadı, inşallah özelliklerimle mümtaz olurum. İsmimden de memnunum. Sabahattin, Boz hoca’dan duyduğuma göre Sabah u din, yani dinin sabahı demek. İnşallah sabahların oluşmasına katkımız olur. Neyse konudan epeyce saptık. Şunu da ekleyerek geçelim: Selahattin dayım sadece biricik olması ile değil kişisel özellikleriyle de kendini sevdirdi, saydırdı.

           İsim konusuna niçin girdim, bilmem. Hazır girmişken birkaç satır daha yazalım:

          Anneannem çocukları arasında ayırım gözetmemekle beraber Selâhattin dayımın üzerinde daha çok titrediği kesindi. Acaba ölülerinden hangisini daha çok severdi? Açık deyişle kaybettiklerinden babasını mı, kocasını mı, oğlunu mu? Bu da soru mu şimdi. Hepsinin yeri başka başkadır. Hepsinin sevgisi de başka başkadır. Yine hepsinin acısı, hepsinin bıraktığı boşluk da başka başkadır. Bunu biliyorum, ama madem sormuş bulundum, devam edelim.

          Dayımın ilk oğluna Ömer ismini verdi anneannem. İkinci oğluna Fetibey, üçüncü oğluna da Hüseyin ismi verildi. Yani dayımın erkek çocuklarına sırasıyla ölen kocasının, ölen oğlunun ve ölen babasının ismini verdiler. (Yengemin babasının ismi de Hüseyindi.)  Bundan hareketle babaannemin içinden geçenleri tahmin edemeyiz tabii. Bu sadece benim dikkatimi çekti, o kadar.

         Anneannemle ilgili anıları anlatacaktık sözde; aklımıza gelenleri yazıveriyoruz. Neyse devam edelim:

         Anneannemler oturma odasındaydılar. Ben antrenin penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Kastanika kabaklarının yaprakları sırık üzerinden ta pencereye kadar uzanmıştı. Bir yaprak sapı kopardım. İçi boş bu nesneye kaval deliği gibi birkaç delik açtım ve üflemeye başladım. Öyle bir ses çıktı ki ben de şaşırdım. Şaşmak bir tarafa,  anneannem çok korktu; hemen ahıra inen merdivenin kapağını açtı. Sığırlara bir şey oluyor sandı. Çünkü çıkan ses munkarabis dediğimiz hasta inek sesine benziyordu. Neyse ki durum anlaşıldı da... Anlamadan, bilmeden korkuya sebep olduğum için üzüldüm. Anneannem tarafından azarlanmadığımı da ekleyeyim.

         Anneannemle Sırtlarda komculuk yaptığımı yazmıştım. Bir sisli havada, sığırları beklerken yanıma köyden tanıdığım benden bir iki yaş büyük bir arkadaş geldi. O arkadaşın ailesiyle anneannemler konuşmuyordu. Bunu bildiğim için arkadaşı eve buyur edemiyordum. Yağmur da başlamıştı ki anne annem sesledi bizi. Anneannem bu çocuğu çok iyi karşıladı, ikramlarda bulundu. Yanılmıyorsam bu arkadaş o gece de bizde kaldı. Demek ki anneannem çocuklara, kimin çocuğu olursa olsun iyi davranıyordu.

            Komculukla ilgili başka bir anımı da paylaşayım. Yine Sırttayız; ama bu kez, yamaçta değil tam sırt bölgesinin düzlüğünde yengemin akrabalarının komundayız. Birkaç ay bu komda kaldık. Bir gece çok fazla yağmur yağdı. Gök gürlemeleri, yağmur ve fırtına anlatılır gibi değil. Anneannem beni Cevriye teyzemin komuna gönderdi. Teyzem küçük çocuklarıyla beraber yalnızdı. Belki korkardı. Ben en azından haber verirdim. Anneannem de yalnızdı; ama evladını daha çok düşünüyordu. Her anıdan dersler çıkarıyor, anneannemin özelliğini çizmeğe çalışıyorum. Anılardan dersler çıkarmaya devam edelim:

           Anneannem bir büyükle konuşur gibi konuşurdu benimle. Bursa’ya giden Elmas teyzemlerden söz ederdi. Elmas teyzemin eşi Abdullah amcanın geçirdiği deprasyondan, Elmas teyzemin sıkıntısından söz ederdi. Evlenmeden önce Bayburt'a yani İlve teyzemlere gönderdiği Cevriye teyzemden söz ederdi. Niye gönderdiğini açıklardı. Bana bir tembih etmemesine rağmen hiç kimseye bunlardan söz etmezdim. Yani bana duyulan güveni istismar etmezdim. Şimdi düşünüyorum 9-10 yaşındaki bir çocuğu büyük yerine koyarak onunla bir büyükmüş gibi konuşmak gerçekten ileri görüşlülüktür. Keşke her eğitimci çocuklara böyle değer verebilse.

         Anneannem küçük çocuklara da değer verirdi. Bir gün, daha iki yaşında olan Cevriye teyzem’in oğlu Ahmet’in kendisine: “Anneanne, sabah olur, akşam olur, sabah olur, akşam olur...bu işin sonu ne olacak?”dediğini söyledi. Galiba cevaplandıramadığı nadir sorulardan biri bu soru olsa gerek ki bana söyledi bu durumu. Aslında çocuklar da filozof gibidir. Çocuklarla ilgilenenler bu durumu anlayabilirler. Anneannemin filozof gibi olduğunu söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim şudur. Her söze, küçük söylemiş, büyük söylemiş fark etmez her söze dikkat ederdi anne annem. Bunu şunun için yazıyorum. Anneannem dobra dobraydı, onun için bazıları O’nu her sözü önemsemez sanabilirdi; ama öyle değil.

         Anneannemle ilgili kitap yazıyor değilim, onun için kısa keselim. Anneannemi herkes gibi ben de çok severdim. Ancak ben sevdiğimi ne söyleyebilirim, ne de hissettirebilir. Anneannem bu sevgimi anlamıştır sanırım.

         1957’de Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulunda okurken yaz tatili için köyümüze geldim. Bir ara dayımlara uğradım. Anneannem Elmas teyzemlerle Bursa’ya gitmişti. Onun boşluğunu derinden hissettim. Dayımla birlikte peykede oturuyorken yengemin erkek kardeşi gelince yerimi ona verdim. Biraz daha sonra yengemin diğer erkek kardeşi gelince ben peykenin karşısındaki iskemleye geçtim. Karşıdan bakınca dayımı ve kayınlarını değil sanki anneannemi ve teyzelerimi görüyordum. Anılarım canlanıyordu gözümde. Ve de gözlerim doluyordu. Birden dayımdan müsaade alarak gitmek üzere kalktım. Dayım da ağlar gibi olduğumu fark etmiş olacak ki peşimden geldi. Kendisine anneannemi ve teyzelerimi hatırladığımı söylemedim tabii. Dayım mahzunluğumu neye yordu bilemiyorum. Dayım Merkez caminin önündeki dükkândan kuru üzüm alarak cebime koydu. Üzüm yiye yiye karşı mahalledeki evimize gidiyordum. Giderken ne hissettiğimi hatırlayamıyorum; ama üzümlerin bana tatlı gelmediğini söyleyebilirim.

         Uzatmayalım birkaç sene aralıklarla herkes Bursa’ya taşındı. Açık deyişle anneannem, Samsun’a yerleşen İlve teyzemler hariç bütün çocuklarını bir sırada toplayıverdi.

         Anneannemin Bursa günleri için de anılarım var. Var, ama uzatmamak için yalnız bir iki satır yazmakla yetinelim. Ben Bursa Eğitim Enstitüsünde yatılı okuyordum. Sınav öncesi bazı günlerde eve gelip çalışırdım. Odaya kapanırdım ki dikkatim dağılmasın. Anneannem benim için “Sülüğe girdi.”derdi ki bu sözde hafif bir kınama sezilirdi. Benim toplumun içinde olmamı isterdi. Seneler sonra bir asabiye doktoru bana “Topluma gireceksin.”dediği zaman anneannemin sözünü hatırladım. Demek ki O’nun, kendisi farkında olmasa da pedegogluğu da vardı.

          “Onu da yazayım, bunu da yazayım.”demek iyi olmuyor; ama son kez bir hususu daha yazayım. 1963’te İlve teyzemin kızı Nurhayat’ı istemeye karar verdiğimizde Nurhayat anneannem aracılığı ile bir şey sordu bana. (İlve teyzemler yaz tatili için anneannemlerde kalıyorlardı.) Bundan ne çıkartıyoruz? Demek ki anneannem torunlarına sırdaş da olabiliyordu. Yukarıda dedik ya hiç kimse bu özelliğini anlayamazdı. Dobra dobra olması, ilk düşündüğünü söylemesi özelliklerini bilenler O’nun sözünü ettiğim özelliğini tahmin edemeyebilir. Diyeceğim anneannem güvenilir bir kişiydi.

           Puzzle (yap boz) oyunları hakkında bilginiz vardır. Bir harita, bir resim ya da başka bir şey parçalanıyor ve bunlar bir araya getirilerek tablo tamamlanıyor. Bu oyunu niçin hatırlattım dersiniz?

          Anneannemle ilgili anlattıklarım bir araya getirilirse anneannemi tanımış olabilir misiniz. Eğer bütün parçaları bir araya getirebilsem elbette tanırdınız O’nu; ama yukarıda da belirttiğim gibi yaşlılıktan olacak her şeyi tam olarak hatırlayamıyorum. Yani bütün parçaları yerli yerine oturtturamıyorum. Dileğim şudur ki benim yerine yerleştiremediğim parçalar evlatlar, torunlar ya da torunların çocukları tarafından yerine yerleştirilir.

        Kocasının Mekiyesi, evlatlarının kıymetlisi, torunlarının ebesi, tanıyanlarının Adile Hanımı sevgili anneannem, ebem, Bilge Kadın herkes gibi sen de gelip geçtin bu fani dünyadan; ama olumlu izler bırakarak ayrıldın. Amel defterin hep açık kalacak, rahmetle anılacaksın. Mekânın Cennet, ruhun şad olsun.


          Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli, 03. 01. 2015




2 yorum:

  1. Allah rahmet eylesin, ne güzel insanmış anneanneniz. Dediğiniz gibi biyografisi yazılır umarım torunlarından biri tarafından.
    Yazınızı yine keyifle okudum. Saygılar...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle...

      Sil