26 Kasım 2014 Çarşamba

Neler gördü bu gözler neler...

       

       Sabahattin Gencal
Not: Anılarımla ilgili bir kaç fotoğraf dışında fotoğraf yoktur.
Yayınladığımız fotoğraflar Google'da anonim olarak yayınlanan fotoğraflardır.
Değişik bölgelerden seçilen bu fotoğraflar sadece sezdirmek, fikir vermek içindir. 

Coğrafyanın, olayların, insan ilişkilerinin insan üzerinde derin etkileri vardır. Aynı şekilde sosyal, kültürel, ekonomik...vb. durumların da  insan üzerine etkileri inkâr edilemez. Açık deyişle yaşanılan yer genel konumuyla, doğal özellikleriyle; havasıyla suyuyla, taşıyla toprağıyla, bitki örtüsüyle, ürünleriyle, kurduyla kuşuyla kısaca herşeyiyle  insanı etkiler. Tabii insan ilişkilerini, olayları, sosyal, kültürel, ekonomik...vb. durumları tekrar yazmaya gerek yok. Bütün bunlar insanı şöyle ya da böyle etkiliyor. Kısaca bulunulan ortam eğitim durumunu, girişken olup olmamayı, aklı işletme biçimini... etkiliyor; hatta zekâ biçimini ve niceliğini de etkiliyormuş. Onun için bir insanı kişiliğiyle ve diğer bütün özellikleriyle tam olarak tanımak için yaşadığı ortamı da bilmek gerekiyor.
Ben bütün uğraşılarıma rağmen kendimi tanıyamadım; haliyle de anlatamadım da. Başkaları beni tanıyabilir mi? İşte o zor; ama yaşadığım yerleri, içinde bulunduğum şartları, ailemi, çevremi, eğitim durumumu...vb. durumlarımı bilebilenler az da olsa beni tanıyabilirler. Onun içindir ki bu yazımda kendimden çok yaşadığım yerlerden söz edeceğim. “Neler gördü bu gözler neler...” başlığı atsam yeridir.
İnsan görüp duyduklarını, gözleyip incelediklerini, araştırıp öğrendiklerini günü günene yazmalıdır. Sonradan yazmak zor oluyor. Unutkanlık artınca zorluk da artıyor. Ama unutkanlığın da bir faydası oluyor. Anlatılacaklar ana hatlarıyla anlatılıyor. Ayrıntıda boğulmuyor insan. Ama kimileri işin özünün ayrıntıda saklı olduğu düşüncesindedir. İnsan farkı ayrıntıları öğrendikten sonra fark edebilir ancak.
Biz ayrıntıya girmeden, daha doğrusu giremeden ana hatlarıyla yaşadığım yerlere bir göz atacağız.
Akköse Köyü

Alayısa yaylası

Sabahattin Gencal'ın doğduğu ev
(Dayım Selahattin Gencal'ın evi)
Evimiz
(Mahmut Gencal'ın evi)

Ben 1943’ün Eylül ayının 28’inde Trabzon ili Dernekpazarına bağlı bir orman içi köyü olan Akköse Köyünde doğdum. İlkokulu köyümde tamamladım.

İlkokuldan sonra Erzurumun Ilıca’sında olan Pulur (Yavuz Selim) İlköğretmen Okuluna parasız yatılı olarak girdim.
Ilıca İstasyonu
                                  Pulur İlköğretmen Okulu hakkında bir yazı

Ziyaret (Muş) Köyü İlköğretim Okulu

Öğretmen okulunu bitirdikten sonra atandığım Muş’un Ziyaret nahiyesindeki ilkokulda göreve başladım. Bir ay bile çalışmadan Bursa Eğitim Enstitüsü Edebiyat grubu öğretmenliği bölümünü yine parasız yatılı olarak kazandım.
Bursa Osmangazi Kaymakamlığı
(Haşim İşcan ilkokulu ismiyle açılan bu bina sonra Bursa Eğitim Enstitüsü oldu. Daha sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi olan bu bina  şimdi kaymakamlık oldu.)
Eğitim Enstitüsünü bitirir bitirmez Ordu Perşembe Ortaokuluna atandım.

Perşembe’de üç yıl kaldıktan sonra Samsun İmamhatip Okuluna nakledildim. 
Samsun Anadolu İmamhatip Lisesi
Samsun Atatürk Anadolu Lisesi

            Bir yıl valilik onayıyla Atatürk Ortaokulunda, üç yıl da imam Hatip okulunda çalıştıktan sonra askerlik görevi için Tuzla Piyade Okuluna gittim. 6 ay sonra Lüleburgaz'daki 241.Piyade Alayında asteğmen olarak görev yaptım.
Tuzla Piyade Okulu
Lüleburgaz

Van Muradiye (Bendimahi) Şelalesi

Askerlik görevi bittikten sonra, mecburi hizmetim olduğu için kura çekerek Van-Muradiye Ortaokuluna atandım. Üç yıl da burada çalıştıktan sonra İstanbul’a naklimi istedim.
Üsküdar Orhan Seyfi Orhon İlköğretim Okulu
İstanbul’un Üsküdar ilçesine bağlı Kirazlıdaki ortaokula (Orhan Seyfi Orhon Ortaokulu’na) nakledildim. Maaşım burada geçinecek kadar olmayınca bir iki ay içinde buradan naklimi istedim. Öğretmen olarak nakil olunabilmasi içinyönetmenlik gereği aynı yerde bir iki yıl çalışmak gerekiyormuş. Onun için okul yöneticisi olarak naklimi istedim.
Bahçecik
Bahçecik Ortaokulu

TODAİE
Kocaeli İzmit merkez ilçesine bağlı Bahçecik Ortaokuluna okul müdürü olarak atandım. Üç yıllık okul müdürlüğünden sonra TODAİE kamu yönetimi uzmanlık programını kazandım. Maaşlı izinli olarak Ankara’ya gittim. Okulu bitirince Bahçecik Ortaokulunda bu kez öğretmen olarak bir müddet daha çalıştım. Daha sonra yine İzmit’e bağlı Derince’de bulunan 15. Kolordu İlköğretim Okulu müdürlüğüne verildim. Beş yıl da burada çalıştıktan sonra İstanbul’a naklimi istedim.
Derince 15. Kolordu İlköğretim Okulu
Güneşli Üsküp İlköğretim Okulu
İstanbulda Güneşli’de bulunan Üsküp İlköğretim Okulu Türkçe öğretmenliğine verildim. Birkaç ay sonra isteğim üzerine valilik onayıyla Sarigazi’de bulunan Sarigazi 60.yıl Lisesine verildim. Ertesi yıl Üsküdar Haydarpaşa Lisesine tayinim çıktı.
Sarigazi 60. Yıl İlköğretim Okulu
Üsküdar Haydarpaşa Lisesi
Haydarpaşa lisesinde bir yıl çalıştıktan sonra emekliye ayrıldım.
Pendik Sahili

(Reklam olmaması için okulun fotoğrafını koymadım.)
İstanbul Üniversitesi
Özel okulda çalışırken bir taraftan da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim.
Emekli olur olmaz, emekli olmadan önce anlaştığım bir özel okula geçtim. 5 yıl Pendikte bulunan bir kız lisesinde, iki yıl da Üsküdar Bağlarbaşında bulunan erkek lisesinde müdür yardımcısı olarak çalıştım.
Üsküdar Kız Kulesi
(Reklam olmaması için okulun fotoğrafını koymadım.)


Görevler bitince şimdi oturduğumuz eve, yani Kocaeli Başiskelesindeki bir mahallede bulunan evimize taşındık.
Sabahattin Gencal evinin penceresinden bakıyor...
***
Dikkat edilirse tarih  vermedim; çünkü amacımız yaşadığımız yerleri belirtmektir.
Kuşkusuz ki yaşadığımız yerlerin üzerimizde etkileri olmuştur. Derler ki şu iklimde yaşayanlar tez canlı olur, çevik olur; şu iklimde yaşayanlar girişimci olur, bu iklimde yaşayanlar cesur ve kuvvetli olur. Bu iklimde yaşayanlar gevşek ve nazik olur... Ben Türkiye’mizi zorunlu olarak gezdim. Birçok iklimlerde yaşadım. Çok farklı kişilerle iletişimim oldu. Onun için coğrafyanın benim üzerimdeki etkisi öyle kolay kolay anlaşılamaz herhalde.
Bütün gezdiğimiz gördüğümüz yerleri tasvir etmek, gözlemlerimden aklımda kalanları yazmak mümkün değil. Mümkün olsa bile yazdıklarımı okumak öyle kolay olmaz. Onun için mümkün olduğu kadar kısa yazacağım.
Benim üzerimde en çok etkisi olan coğrafya doğduğum ve 13 yaşıma kadar yaşadığım coğrafya olmuştur. Yani Akköse köyündeki,   Akköse mezireleri ve yaylasındaki anılarım baş köşededir.
Şu hususu da belirtmekte yarar vardır. Gezdiğim bütün yerlerde değişme ve gelişmeler vardır. Ama doğduğum köydeki değişim ve gelişim anlatılmaya değer. Yine üstten üstten anlatmaya çalışalım:
Gazlı idare lâmbası
Fener

Şişeli gaz lambası

Lüks 

Köyümüzde ilkokul dördüncü sınıfına kadar idare lambasıyla aydınlanırdık. Sonra şişeli gaz lâmbasıyla aydınlanır olduk. Biz ailece köyden ayrılıp Bursa’ya yerleştikten sonra lüksle aydınlanma başladı derken elektrik geldi köyümüze. Şimdi taa yaylaya kadar uzanıyor elektrik telleri.
Yol yoktu köyümüzde her yere yaya giderdik. Yayla yolu 6-7 saat sürerdi. Şimdi her yere uzanan yollar var.

Suyumuzu çeşmeden taşırdık. Ya şimdi evin içinde akıyor sular.
Değişim elektrik, su ve yolla sınırlı değil. Çok daha önemlisi üretim biçimi değişti. Eskiden mısır ekerdik, fındık yetiştirirdik. Şimdi çay yetiştiriliyor. 



         Değişim burada bitmedi eskiden az da olsa hayvan besleniyordu. Örneğin bizim ahırda 8-10  sığırımız vardı. 

         Hayvanlarlarla mesirelere çıkılırdı, yaylalara çıkılırdı. Şimdilerde hayvancılık da bitti. Bazı hanelerde bir bilemedin iki inek var yok. Tabi mezireye de yaylaya da çıkmak yok. Yaylalar yine yerli yerinde; ama yayla şenlikleri için, zenginlerin tatili için.
Çay filizlerini toplama

Bir değişiklik başka değişimlere neden oluyor. Örneğin mısır yetiştirilmeyince tarlayı belleme, kazma, kihan, biçme vb. faaliyetleri de olmuyor. 
Bellemek
Kazmak
Kihan

Mısır olmayınca değirmenler de yıkıldı. Eskiden biri şahsa ait olmak üzere 5 değirmen vardı. Komşu köylerden de gelirdi insanlar. Şimdi ise pek çalışmayan iki değirmen var. 


Su değirmeni


Hayvancılık olmayınca çayır biçme, ot taşıma da olmuyor.












Çay üretimine geçilince sadece mısır yetiştirme değil fındık yetiştirmede olmadı. Birçok fındık ocakları sökülerek çay yapıldı. Tabii fındık ocaklarının kurulması bakımı; fındığın domuzlardan korunması; fındığın toplanması, ayıklanması, kurutulması, satılması...vb. gibi işler de yapılmaz oldu. 


Fındık çubuklarından sepet yaımı, yaprak taşımak için kofin yapımı da tarihe karıştı.
Çaycılık güzel; ama fındık ocaklarının sökülmesi de her bakımdan üzücü olmuştur.
***
Köyümüzdeki değişim ve gelişim bir çok doktora tezi konusu olabilecek kadar önemlidir. Tarımdı, ziraattı , folklordu, nüfus hareketleriydi... Hepsi hepsi çok önemli.
Biz böyle üstten üsten neyi aydınlatabiliriz ki? Ama olsun araştırma yapacaklara bir fikir verebiliriz hiç değilse.
Biz mevsimlerin ayların adlarını ilkokulda öğrendik. Köyümüzde ilkokul 1952’de öğretime başladı. Öğretmenimiz sınıfımızın duvarlarına tarih şeriti, ay ve mevsim şeritleri asmıştı. Bundan önce bildiğimiz, tam hatırlayamakla birlikte şuydu:
Yeni yıl, gucuk ayı, bellemekler, kazmaklar, kihânlar, çürük ayı, Ağustos, çayır kesmekler, biçmekler, kış ...vb. Dikkat edilirseyapılan faaliyete göre isimlendirilirdi mevsimler aylar.
Kadınlar senenin 365 günü, gecesiyle gündüzüyle faaliyet içindeydi. Erkekler de zorlu savaş veriyorlardı. Erkekler bellemeklerden sonra gurbete çıkarlardı. Genellikle Marmara Bölgesinde kalaycılık yaparlar, işçilik yaparlardı. Çayır kesmeklerde dönerlerdi. Çayırları keser, mısırları biçer, odun yaparlardı. 



          Taşıma işlerini de kadınlar yapardı. Tabii, evişleri, mutfak işleri, çocuk bakma...vb. işler de kadınların boynundaydı.
Zaman içinde Almanya işçi alınca köyümüzden de Almanya’ya gidenler oldu. Köyümüzden mütehitler yetişince köylülerimiz daha çok Marmara Bölgesinde inşaatlarda çalışmaya başladılar. Yurt dışına bile uzandılar.
Ekmeğini taştan çıkaran, daha iyi olmak için durmadan çabalayan köylülerimizin yüzüne Allah da güldü. Hepsi emeklerinin karşılığını fazlasıyla aldılar. Bugün istanbul’da, Bursa’da, Kocaelinde ve diğer illerde yaşayan köylülerimiz sayılı zenginlerden oldular. Bir taraftan da çocuklarını okuttular. Her meslekten seçkin gençlerimiz var.
Zengin olan köylülerimiz gittikleri yerlerde yerleştiler; ama köyümüzü de unutmadılar. Yol, su, elektrik çalışmalarına katkı sağladılar. Köyde villalar yaptılar. Yaz tatillerinde köye gitmeyi ihmal etmediler.
Tatil günleri dışında köyümüzün nufüsü çok azaldı. Bu durumda okul da kapandı. Taşımalı öğretim başladı. Köyde kalan çok az öğrenci ilçede eğitim görmeye başladı.
***
Şimdiki durumu anlatmama ne gerek var. Zenginlerimiz ellerinde son derece modern kameralarla durumu tespit ediyorlar. Ben eskiyi anlatmalıyım:
Köyümün insanları, diğer Karadenizliler gibi dur durak bilmeden geçim savaşı veriyorlardı. Her mevsim, her ay, her gün değişik değişik işler yapılıyordu. Bu işlerden forotiko dokumaya değineceğim.

Kışın birçok evde forotiko tezgâhı kurulurdu. İlkokul 3. Sınıftayken bizim evdeki forotiko dokuma işini gözledim. Bu bizim evdeki son gözlemim oldu. Bizim evde tezgâh daha kurulmadı; ama akrabamız olan komşu evlerde bir iki sene daha forotiko dokumaya devam edildi.
Ağaçtan yapılan portatif tezgâhı tasvir edemiyorum. İş tezgâhla bitmiyor. İplik yapmak için de büyük uğraş veriliyordu.
Baştan başlayarak anlatmaya çalışalım.

Mısır tarlasının aşağı kısmına kendir (hint keneviri) ekilirdi. Mısır tohumunun tarlaya atıldığı sıralar yani kazmaklarda (Martta) kendir  de atılırdı. Kendir de mısır gibi yetişir, iki metreyi aşardı. Mısır biçme zamanında biçmeklerde (Ağustos Eylül aylarında kendir de kaldırılırdı. Mısır sapları gibi demet demet yapılır ve kurutulurdu. Sonra lifleri soyulur. Tabii bu arada özel olarak nemlendirilirdi de.
Kendir lifleri soyulunca geriye kendir sapı kalırdı ki buna kunci denirdi. Kurşun kalemden biraz kalınca olan içi boş, beyaz kunciler iyi bir soba tutuşturucuydular.
Ateşi üflemek için içi boş kaval gibi ağaç nesneler vardı ki bunlara fiseder denirdi. Biz çocuklar kunciyi de fiseder gibi kullanırdık. Daha kötüsü bu beya renkli kuncileri kalem boyunda keser, ucunu da yakarak  sigara yapardık.  Bazılarımız bağımlı gibi olurdu. Şimdi aklıma geliyor: Kenevirin tohumundan uyuştucu yapılıyor. Acaba kuncinin  de böyle uyuşturu etkisi oluyor muydu. Burada şunu belirteyim ki köyümüzde böyle uyuşturu madde asla yapılmamıştır. Yapılmaz, yapılamaz da.

Kendir lifleri değirmene götürülür ve tokmak altında dövülürdü. Değirmende su çarkı yardımıyla inip kalkan büyük bir ağaç kütüğü vardı. Bu kütük inip kalkınca dan “dan... dan” sesleri duyulurdu. Ben bu seslere güfte yazardım. Tabii aklımda iki mısra olsun yok şimdi.

İyice dövülen lifler önce bir ağacın üzerindeki büyük dişli taraktan, sonra el tarağından geçirilip yün gibi yapılırdı. Sonra iplik eğirilirdi. Sonra çıkrıklar yardımıyla mekiklere iplik sarılırdı.


 Dokuma tezgâhında bu mekikler öyle güzel kullanılırdı ki... Ben de mekik atardım; ama yavaş yavaş. 

            Kendir liflerinden ayrıca ip de urgan da yapılıdı. Caminin önünde 25-30 metre uzunluğunda ip yapmak için çevirme düzeneği vardı. Bu liflerden urgan da yapılabilir.
Forotiko dokumaya geçelim. Oturma odamızın peykesinde kurulan tezgâhta dokunurdu forotiko. Tarama, eğirme, iplik sarma...vb. işlemler için kullanılan aletler diğer odalarımızdaydı.

Anlatması bile zor bir işti dokuma işi. Ama zorunluyudu. Bütün iç çamaşırlar forotikodan yapılıyordu. Kızlar çeyizlerine forotikodan iç çamaşır koyarlardı. Zamanla Amelikan bezi ve patiska piyasaya çıkınca forotiko dokuma da bırakıldı.
13 yaşıma kadar forotiko iç çamaşırı kullandım.  Biraz kalınca, bej renginde olan forotiko çok sağlıklıydı. Forotikolar kül suyu ile yıkanınca gittikçe beyazlaşırlardı.




Bugün Rize çevresinde Rize Bezi dokumaya devam ediliyor. Kendir kullanılıyor mu bilemem. İnternete göz gezdirdim ve birkaç fotoğraf aldım. Yani kullandığım fotoğraflar 60 yıl önceki fotoğraflar değil. Rize’de feretiko diyorlar. Başka yörelerde daha değişik isimlere de rastlanıyor.

Forotiko dokuma geleneğinin Ortaasyadan geldiğini de internette okudum.
Tokmağın dan danı, kuncinin dumanı, iç çamaşırın serini, ipin, urganın hası... derken bu konuyu geçiştiriverdik. Aslında bu konu geçiştirilecek konu değil; ama bir folklor ustası olmak gerekir yazmak için. Her aşamada söylenen türküleri, atmaları, atışmaları da yazmalıydım. Ben yazamazdım tabii; çünkü bizim evde türkünün t’si bile olmazdı; çünkü dedem evdeydi. Komşuları gözledim; ama aklımda bir şey kalmadı ki...










Kadınların çilesi forotiko tezgâhlarının kaldırılmasından sonra da devam etti. Bu kez yün eğirmeye başladılar. Çorap ve kazak dokumaya başladılar.
Kış bitince bellemeler başlardı. Genellikle ırgatlık yapılırdı. 5-6 erkek birlikte bellerdi. Aynı anda bel toprağa sokulur, aynı anda gerinerek yine aynı anda atılıdı toprak. Yani alt üst edilir toprağın havalanması sağlanırdı. Şimdilerde ne diyorlar. İnsanlar nefes almasını bilmiyor. O zamanların toprağın güzel güzel nefes alması sağlanırdı.
Irgatlığa katılan gençlere yemek verilir, yemekten sonra  veya iş bittikten sonra horon oynanırdı.
Bellemeklerden sonra kazmaklar gelirdi ki bu kez kadınlar ırgat olurdu. İş bittikten sonra yine horon... 

Kadınlar arkalarında 10 horom (40-50kg.) otla mesirelerden inerken dinlenme anında da horon yaparlardı. Türküler, atışmalar, haykırışlar gırla giderdi. Bu enerjinin nerden kaynaklandığını anlayamıyorum.
Kihanlardan sonra mesirelere, da sonra yaylalara çıkılırdı. Bu dönemde erkekler gurbete çıkarlardı.
Çayır kesmelerde ve biçmeklerde (mısır biçmeklerde) bazı erkekler dönerdi. Bu anda da ırgatlık olurdu. Ama babam ve amcan bu sıralarda da gurbette olurdu. Çayırlarımızı dedem  tek başına keserdi; yevmiyeci  tuttuğumuz da olurdu.





Kerentinin örste dövülmesi anlatılamaz. Kameradan seyretmek, dinlemek gerek. Öyle güzel “tak ... tak” sesleri çıkar ki... 

Kerenti arada bir bilenince de bir başka ses çıkar. 

Keserken çayırda çıkan sesler de bir başka. Bu anda görüyorum, duyuyorum; ama sizlere aksettiremiyorum. Ben kerenti sallayamazdım, ya kerentinin ucu saplanırdı; ya da üstten üsten kesmiş olurdum.







Mısır biçmekler orakla yapılırdı. Babam gurbette olduğu için anneme yardım ederdim. Ama mısır sapının dip kısmından kesmeye gücüm yetmezdi. Annem biraz daha üsten kesmemi istedi. Zaten geriye kalan da boşa gitmiyordu, yakıyorduk.

Mısır sapının kök kısmına çeli denirdi. Bunlar sökülür, bir tarafa toplanır ve yakılırdı. Öyle ki büyük külhanlar oluşurdu.  Bizden büyük çocuklar ateşin üstünden atlarlardı. Bizler de külhan küçüldüğünde atlardık. Bazen bu közlerin altında patates pişirilirdi ki tadı hâlâ damağımda.
Saranter
Mısırlar saranderlerde kurutuludu. Çoklarımızın saranteri yoktu. Bizde çifte dediğimiz üst katta kuruturduk. Sonra özel ambarlar yapılırdı. Öyle yapılırdı ki fareler giremezdi. Bizim mısır ambarımız üst katta, un ve diğer erzak ambarımız oturma odamızın bitişiğindeydi.
***
Bu anlattıklarımı yaştalarım, açık deyişle yetmiş yaşın üzerindekiler anlıyordur. Gençlere masal gibi gelir anlatılanlar.Televizyonlardaki kurguları saatlerce dinleyenler folklorımuza merak sarmazlar nedense.

Çeşitli vesilelerle anılarımdan kesitler anlatmışımdır. Onun için fazla baş ağırtmadan sonlandırmak istiyorum ve özet olarak diyorum ki “Neler gördü bu gözler neler...”

10 yorum:

  1. Çokk güzel bir tanıtım yazısı olmuş.Emeğinize sağlık..ben şu forotikoyu merak ettim..Herşeyde kullanılmış iç çamaşırında bile ilginç geldi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz, yorumunuz ve iltifatınız için teşekkür ederim.
      Forotiko Rize bezine benzer. Gayet sağlıklıdır. Günümüzde üretilmemektedir.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  2. Merhabalar Sabahattin Hocam.

    Sayfanızdaki bu son çalışmanızı süratli bir şekilde inceledim. İnşAllah vakit ve fırsat bulduğum da alıcı gözüyle tekrar incelemeyi arzu ediyorum. Özetle söylemek gerekirse yazılarınız ve paylaştığınız fotoğraf kareleri dolu dolu güzel bir yaşantıyı özetlemektedir.

    Bu vesileyle bir öğretmen de olmanız hasebiyle Öğretmenler Günü'nüzü kutlarım.
    Selam ve dualarımla.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  3. Söylediğiniz gibi ne değişimler görmüş gözleriniz. Arşiv niteliğindeki bu bilgileri paylaştığınız için teşekkürler!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  4. Birkaç yazıda bahsedilecek denli yoğun bir yazı ve resimler oldukça emek ürünü. Kutluyorum. Bazı yerel deyimleriniz de ilginç geldi. Kerenti dediğiniz "yaba" galiba, ya da biz öyle öğrendik.
    Elinize sağlık!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz ve yorumunuz için teşekkür ederim.
      Yöremizde tırpana kerenti diyorlar. Yabaya ise tırmık diyorlar.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil
  5. Anılarınızı çok güzel ve samimi toparlamışsınız, dolu dolu bir geçmişiniz olmuş, güzel anılarla dolu da bir gelecek dilerim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz, yorumunuz ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim.
      Hayırlı günler dileğiyle.

      Sil