24 Nisan 2014 Perşembe

Ben


       

       Sabahattin Gencal
Not: Anılarımla ilgili bir kaç fotoğraf dışında fotoğraf yoktur.
Yayınladığımız fotoğraflar gogleede anonim olarak yayınlanan fotoğraflardır.
Değişik bölgelerden seçilen bu fotoğraflar sadece sezdirmek, fikir vermek içindir. 
        Yaşam öykümü anlatmaya çalıştığım oldu, ama dinletemedim.

        Anılarımı yazmaya çalıştım, beceremedim.

        Denemelerimde bocaladım.

        Olmadı, olmadı. Bende kafa da kalmadı, tabii umut da.

        Umutlarımın tükendiği daha doğrusu umutlarla birlikte tükenmekte olduğumuz bu anda devreye eşim giriyor.

        47 yıldır bir yastığa baş koyduğumuz, acı tatlı günleri birlikte paylaştığımız cefakâr, vefakâr sevgili eşim son bir iki aydır hep “Yaz” diyor bana. Artık bir cümleyi bile doğru dürüst kuramayacak duruma kadar gerilediğim bir durumdayken beni yazmaya teşvik etti. İnternet Bloglarında yazmaya başladım:  Önce Damla’da yazdım (http://sabahattin-gencal.blogspot.com/), şimdilerde  Kur’an Öğreniyorum ( http://gencalsa.blogspot.com/  ), Sabahattin Gencal Okuma Odası (http://sagensa.blogspot.com/ ), Dörtlükler (http://sabahattingencal.blogcu.com/), kelebek ( http://gencalkelebek.blogspot.com/ ) ve Milliyet Bloglarda (http://blog.milliyet.com.tr/BloggerBloglar/?UyeNo=1903189 )yazıyorum. Açık deyişle zaman öldürüyorum.

        İnsan yazdıkça açılıyor. Bunu, O da gördü. O artık menajerim, O, artık okur temsilcim oldu. Yazdığımı Ona okuyorum. Beğenirse yayınlıyorum.

     Menajerliğimi üstlenen sevgili eşim Nurhayat “BEN” adıyla bir roman yazmamı istiyor benden.

     Yazamayacağımı defalarca söylememe rağmen ısrar ediyor. Unuttuğumu söylüyorum. “Ben sana hatırlatırım.” diyor. Hatırlatıyor da.

      Bu yarım asırda zaman zaman hayatımı anlatmıştım Ona. Hiç unutmamış. Olduğu gibi, tarihi bir film gibi anlatıyor. Maşallahı var eşimin, kendisine anlatılanı virgülü, virgülüne anlatabilir. Bazen seyredemediğim dizi filmleri öyle anlatır ki seyretmiş gibi olurum. “Asıl senin romanının yazılması gerekir.” derim, kendisine. “Hayır.” der ve ekler. "Senin hayatın, senin mücadelen, senin azmin; senin yaşadığın çevreler ve bu çevrelerdeki sevilmen dizi filmlere taş çıkartır.” der ki biraz da doğrudur.

       Geçenlerde; çocukluğumu geçirdiğim Doğu Karadeniz’de, bir orman içi köyünde çekilen Cumhuriyetin ilk yıllarını konu edinen bir film izledik. Bu çok güzel ve başarılı filimle kıyaslayarak “Senin hayatım dizi olur.” diyor menajerim.

       Aslında “Herkes de, Benim hayatım roman olur.”demiyor mu? Eşim ısrarını sürdürüyor.

       Ismarlama yazılar başarılı olduğu nerde görüldü?” diyorum. Sonra sadece gördüklerimi anlatmamın bir anlatı olmaktan ileri gidemeyeceğini belirtiyorum.

        Anlayacağınız tartışıyoruz. Biliyor musunuz bunca yıldır tartışmadık eşimle. Onun tansiyonu çıktığı zaman ben altta kalırım. Benim şekerim düştüğü zaman o alttan alır. Birbirimizi hep anlamışızdır, güzel güzel geçinip gittik.

        Öğretmenlik görevi icabı dolaştığımız bütün yerlerde hep örnek olmuş, parmakla gösterilmişizdir. Sözünü ettiğimiz tartışma bir fikir tartışmasıdır. Eşim ilkokuldan sonra Akşam sanat okullarının açtığı birkaç kursu başarıyla bitirerek kurs açma diplomaları almıştır. Yani yüksek tahsili yoktur; ama yüksek fikirleri vardır. “Sen olduğu gibi yaz.” diyor ve ekliyor. “Doğrular güzeldir.” Hayret ediyorum. Eğitim Enstitüsündeki edebiyat hocalarımız da aynı şeyleri söylüyorlardı. Eleştirmenler de hatta bilim adamları da. İsmini tam olarak hatırlamadığım bir bilim adamı: “Doğruların içinde estetik vardır.”diyor.

       Nurhayat’ın beni yazmaya teşvik etmesini ilkin “beyin jimnastiği” yaparak canlılığımızı en azından muhafaza etmemi sağlama düşüncesi olarak değerlendirdim. Tabii, bu düşünce de asil bir düşüncedir. Ben de onun için aynı şeyleri düşünürüm. Her gün oyun oynarım onunla. Genellikle kâğıt oynarız. Bazen de tavla.

        Kahve hayatım hiç olmamıştır. Oyunu sevmem; ama eşimle oynarız. Gençken daha bir çok oyun oynardık.

        Evliliğimizden önce başlamıştı oyunlarımız. 1959’da Erzurum Yavuz Selim İlköğretmen Okulu 3. sınıf öğrencisi iken yakın bir ilçede İstasyon Şefi Lojmanında oturan teyzemlere gitmiştim. Orada başladık oyun oynamaya. Hâlâ devam ediyoruz. Günde iki üç defa oynarız. Bu konuyu bir ara yazmıştım. “Gines rekorlar kitabına girebiliriz.” demiştim ki şimdi de aynı fikirdeyiz.
        Nurhayat “Senin hayatın çok ilginç, çok güzel, çok dersler veren… bir roman olur.”diyor, aslında "Bizim hayatımız bambaşka." demekle yetineceğim.

        İnsan kendi kendini ne anlayabilir ne de anlatabilir. Bunu da bilmeme rağmen "Hayatım", "Nuruşum" dediğim eşimin isteği üzerine yazmaya başlıyorum:

 
        Hayatımdaki safhaları, sayfaları yazacağım… “Defter sayfalarına yazacağım.”diyecek oldum. Oysa bilgisayarda yazıyorum. Ben, kalemi konuşturamayan ben klavyeyi konuşturabilir miyim bilmem. İki parmakla nasıl yazılır bunca hayat. Anılar o kadar yoğun ki iki parmakla yazarak nasıl yetişir bilmem. On kişi on parmakla yazsa da yetişmez. Abarttığımı mı sandınız. Bir DNA bilgisin açılımının ne kadar olduğu düşünülürse abartmadığımız anlaşılır. Göz korkutmayalım. Kısa kısa özetler halinde yazmaya çalışacağım. Şöyle de diyebiliriz. Ben hayatımdan kuru yapraklar vereceğim. Bu yaprakları değerlendirirsiz. Bir çınarın tüm özelliklerini açıklamaz mı bir yaprağı. Bir ara yazmaya çalıştığım bu esere “Kuru Yapraklar” adını vermeyi düşünüyordum. Ama eşim eserin adını taa başta koydu. “Ben.”
         Ben kelimesi çok iddialı olmayı çağrıştırır. Herkesin harcı değil bu kelimeyi kullanmak. Bu anı yazarken ben kelimesini kullanabiliriz belki; ama 65 yıl geriye giderek bu kelimeyi kullanmak zor.

        Yaşlıların yüzü anılara dönüktür. Benim ise bütün hücrelerim anılara dönük. Zaman tüneline girer gibi geriye ışınlanabiliyorum. Sorun bu değil, sorun okuyucuyu da geriye ışınlamak.

        Siz ne kadar geriye ışınlanabilirsiniz? Başka türlü soralım, insanın kendini sonradan da hatırlayacağı yaş hangi yaştır?

        Ben 2 – 3 yaşımı hatırlıyorum.

        Kendimi anlatacağıma göre bu yaşlardan başlamalıyım değil mi? Bu yaşlarımda kendimi gördüğüm yere gidelim. Şimdi oralara turlar tertipleniyor. Ben Kocaeli’nin Başiskelesi’ndeki apartman dairesinden hareket ediyorum. Sizler de bulunduğunuz yerlerden Doğu Karedeniz dağlarının doruklarında kurulu yaylalara hareket edelim. Trabzon ilinden,  Dernekpazarı ilçesinden, Akköse köyünden, mezralardan geçerek Alayısa Yaylası’nda konaklayalım. 65 yıl öncesine ışınlanmadan önce şöyle bir çevremize bakalım, yayla havası alalım.

 

02

        Yaylalara kamyonlarla, otobüslerle, arabalarla çıkıyorlar artık. Ne güzel. Eskiden yaya çıkılırdı; hem de sırtta erzak çuvalıyla.
        Yamaçlardan, zikzaklı patika yollardan çıkmak için kuvvet isterdi, yürek isterdi. Yürek kelimesini sırtlardan geçiş için kullandım. Yollar çok dardı. İki hayvan yan yana geçemezdi, İnsanların, hayvanların peş peşe dizilişi hiçbir kuyruğa benzemezdi. Hayvanlar birbirlerini vurursa yuvarlanma tehlikesi doğardı. Biz tehlike kelimesini bile bilmezdik.

        Yol aldığımız saatler boyunca bazıları haykırır, türkü söyler; bazen de karşılıklı atışırdı. Bu zahmetli, yorucu yolculuğu nasıl olurdu da böyle neşeli kılarlardı…


        Şimdilerde yayla şenlikleri yaparak o eski havaları canlandırmaya çalışıyorlar. Güzel de oluyor. Bir tarafta kemençe, bir tarafta kaval. Bir tarafta horon oynayan kızlarla delikanlılar, diğer tarafta kurulan sofralar. İşin sırf eğlence tarafı temsil ediliyor. Doğa ile mücadelemiz pas geçiliyor. Onlar da haklı belki. Öyle ya biz anlatmıyoruz. Nerden bilecekler.
        Yollarda eğlenmeden yaylamıza çıkalım. Yolları sonra anlatırız. Yollardaki konaklama yerlerinin, yol kenarlarındaki sülenlerin, pınarların neler gördüklerini anlatmaya kalksak takılıp kalırız yollarda; akşam ederiz yollarda.

        Alayısa Yaylasına çıktığımızı hayal ediyoruz.  Nerde konaklayacağız? Bir evimiz vardı orda. Diğer evlere benzer bir ev. Hatıralarla dolu bir ev. Resmi hafızalardan silinmeyecek bir ev. Bu evimiz yok şimdi. Yıkılalı epey oluyor.

          Eskiden gelen yabacı misafirler genellikle camiye gelirlerdi. Her öğün camiye bir sini (sofra) getirirlerdi köylüler. Bu safrada misafirler de ağırlanırdı.

         Misafir camiye değil de herhangi bir yerde konaklamışsa en yakın yayla (yayla evlerine, hanelerine yayla derdik) Allah verdiği kadarını hazırlar ikramını yapardı.
Bugün Pazar
         Cami de yıkıldı. Yeni cami başka bir yerde, yaylanın ortasına yakın bir yerde yapıldı. Öyle olması gerekiyordu belki; ama ben eski yerini öyle seviyordum ki.

       İnternette bulduğum fotoğrafları incelediğimde eski caminin yanında bulunan kayaları yalnız görünce üzüldüm. Sanki kayalar da üzülüyordu. Kayaların üzüldüğünü ilk benden duyuyorsunuz. Evet, biz yaşadığımız yerlerin eviyle, kayasıyla, çeşmesiyle her şeyi ile bütünleşirdik. Hatta yollara dizilen kaldırım taşlarıyla bile. Genç kuşakların bizi anlaması zor.

        Evimiz de olmasa, eski cami de olmasa konaklayacağımız yerler çok. Anladığım kadarıyla misafir ağırlama geleneği bozulmamış. Bir iki sene önce Bursa’daki evimizde kapı komşumuz, dayımın damadı bir delikanlı ile sohbet ederken yayla mevzuu açıldı. O kadar güzel anlattı ki:
Ömürlük / Sarıkaya Yaylası

Arkadaşları ile kışın yaylalara çıkıyorlar. Her hangi bir evin kapısını açıp konaklıyorlar. Bu kez evler dayalı döşeli. Kuzineler de var, dolaplar da. Yatak da yorgan da. Biz öyle miydik. Odanın baş ucunda külhan gibi ateş yakardık. Sonra otlar üzerinde yatardık. Evet otlar üzerine çarşaf sererdik. Zamanla şilte, nevresim falan kullanır olduk. Dolaba takıldı kafam yaylada dolabın işi ne? Siz ihtimal yaylanın açılmasına da takılmışsınızdır. Bizim zamanımızda da öyleydi. Kapılar mandalla kapanırdı. Kalın bir tel, ya da ince bir demir anahtar vazifesini görürdü. Anahtarlar kapının bir yerinde bir taşın altında bulunurdu.

      3-4 sene kadar önce bir iş için köyüme gittiğimde eski dostlarla hasret giderdiğimizde de açıldı yayla meselesi.

        Bir arkadaşım yaylaya davet etti beni. Villa yaptırmıştı. Birkaç aileyi ağırlayabilirdi. Villası değil, babasının ve ağabeyinin yaptırdığı ev aklıma gelmişti. Tek katlı ev yaptırmışlardı. Yer komu derdik. Diğer evler iki katlıydı. Altta ahır vardı. Bunların ahırı da odası da aynı kattaydı.

        Aynı yerde yaptırdıkları villa daha anlamlı oluyor. Onlar için çok daha zevkli oluyor.

       Diğer evleri, yolları öyle hatırlıyordum ki şaşırdı herkes. Yıllar sonra nasıl hatırlıyordum. Hocamın oğlu “Çok zekiydin, onun için böyle hatırlıyorsun.” diye iltifatta bulundu. O da diğer arkadaşlar da davet ettiler beni.

        Yani, Alayısa'da bir yaylam olmasa da konaklayacak bir çok yayla var. Ama ben dayanamazdım yaylamızın yerini (çokparasını: virane arsasını) görmeye. Çıkmadım yaylalara. Şimdi sizinle çıkacağım.

        Duygulara kapılıp konudan saparsak, olur olmazlara girersek kusura bakmayın.

        Yaylaya Haziran başlarında ya da ortalarında çıkardık. Ağustos sonlarına doğru dönerdik. Çıkardık dönerdik demek fazla bir şey ifade etmiyor.

        Kısaca şöyle anlatalım. Kışın hayvanlarımızı köyde bakardık. Köyün yarım saat yukarında Altıparmaklarda kar eriyince, Nisanda hayvanları oraya götürürdü dedem.
Kom evi

http://zenolular.com/Fotograflar.aspx?pg=Detay&KatId=3&FotoId=142&B=Kom%20evi#Foto

Daha yukarılarda Ancumahta Altıkardaş dediğimiz yerdeki komlarımıza hayvanlarla birlikte giderdik. Nisan sonlarından Haziran ortalarına kadar. Sonra Alayısa…
Kaşan Taşı

         http://zenolular.com/Fotograflar.aspx?pg=Detay&KatId=3&FotoId=320&B=Ka%FEan%20Ta%FE%FD#Foto

        Karlar tam da erimemiş olurdu. Koyak yerlerde buzlar bir dil gibi uzanırdı. Buzların arasındaki çiçekler ne çiçeğiydi acaba? Kar çiçeği deyip geçerdik. Çiçeklerin diline kulak asmazdık. Niye acaba? Her yan çiçek dolu olduğu için mi?

http://ortac.net/wordpress/?page_id=13
        Önce dedem çıkardı. Yaylayı devir ederdi örtüyü. Kışın hartomalar uçardı. Bu çokları kırık hartomaları çimenlerden, şurdan buradan toplardık. Ne kaliflar (maket evler) yapardık bunlarla. 

        Kar görününce gerisin geri önce Altıkardaş'a, Altıparmağa derken köye inerdik.

        Konuya girmeden önce bir yayla tasviri yapmak, çevreye bakmak gerekli ama o kadar kolay olmuyor bu.

        Şimdilerde kolay gibi görünüyor. Kameralarla çıkılıyor, bir güzel filimler alınıyor. Ama şu var: her mevsimi farklı bu yerlerin. Hatta her günü.

       

        Yaylamızın kapısı genelde hep açık olurdu. Güneş doğarken bakardım camiden yana, o yeşillik o güzellik nasıl anlatılır bilmem ki. Tam karşılarda, Rize dağlarında karı erimemiş yerlerin parıl parıl ışıldadığını nasıl yazabilirim. Öğleyin değişirdi manzara, akşamda başka bir âlem. Aynı yerde 24 saat oturacaksın farklı farklı manzaralar göreceksin. Ben doyamazdım seyretmeye.

      Dorukta kayalıklar. Bu kayalıklara gidemezdik pek. Koyunculuk yapan komşularımızın köpeklerinden korkardık. Bizim bulunduğumuz yer çimenlik. Ama ne çimenlik. Volonica dediğimiz iğne yapraklı bir ot türü vardı. Belli bir boydan sonra yerini daha taze, daha yeşile bırakırlardı. Ben bir ara belediye yetkililerinin, park ve bahçelerle ilgili birimlerin dikkatini çekmek istemiştim.Yalnız bizim bulunduğumuz mevkide bulunan volonicalar incelemeye değer. Dağın eteklerinde çamlar. Çamlar çimene hücum ederlerdi; ama kesilirlerdi. Acırdım onlara. Kesilmelerinin nedenini sorardım. Kurtlar, yaban hayvanları istilası olurmuş. Aslında belli bir yerden yukarı çıkamıyor çamlar. Şimdiki fotoğraflardan anlıyorum bunu. Kesilmemelerine rağmen fazla ilerleyememişler. Çam, çimen, kayalık deyip geçemeyeceğiz.
   
        Yaylayı sis kapladığı zaman başka manzaralar oluşurdu. Çisede başka, yağmurda başka. Çeşitli saatlerde bambaşka.


     Bir ara not yazalım. “Gökkuşağının altından geçilemez”derlerki bu doğrudur. Ne kadar uğraşmışsak geçemedik. Ama “Gök kuşağının içine girilebilir mi?”diye sorarsanız  “girilebilir” derim. Bazen Akrabamız olan , komşu kızı, yaştaşımla beraber sığırların peşinden giderdik. İkindi yağmurlarından sonra oluşan gökkuşağının ayağında görürdüm arkadaşımı.” İlginç manzara değil mi? Hâlâ hafızamda olduğuna göre…
 

       Bir de yayladan aşağılarını seyretmek var. Köyleri, beldeleri, Karadeniz’i, ufukları… Boş zamanımızda gözleme devam ederiz. 
 
-03-
       Şimdi hayatımdan bir kare, bir yaprak sunacağım.
        Yerde oturuyorum. Bazen bir elim, bazen iki elim de yerde. Sağımda solumda yuvarlak sütunlar. Yer yeşil, sarı gibi, çubuk çubuk siyahlar da var. Epey uzakta gümüş gibi parlayan su. “Bu bu…” diyorum…Kaldırıldığımı hissediyorum.

        Kendimi ilk kez algıladığım sahneyi yazdım. Boyama kitaplarını bilirsiniz. Ana çizgiler çizilir; boyayarak tamamlama kitabı alanlara bırakılır. Okuyuculara bırakmayacağım boyamayı.Çünkü o yerleri ben biliyorum. Sonradan bana anlatılanları da.

        Yer Alayısa’da, yaylamızın dört yüz metre kadar ilerisinde bir çimenlik. İkindi güneşinde otlayan inekler. İneklerin arasında muhtemelen iki yaşında bir çocuk. O çocuk benim. Çocuğun annesi köyde. Dedesi ve baba annesi ile kalıyor çocuk. Dede ineklerini kim bilir nerde otlatıyor. Baba annenin işi çıktı. Yalnız kalan çocuk yürüyerek, bazen de sürünerek bu alana geldi. Yürüdüğünü de görür gibiyim. Ta uzakta çolmalık var. Su bu çolmalıkta  parıldar. Çocuk parıldayanın su olduğunu nerden biliyor, nasıl anlıyor? Burası meçhulümüz. Çocuk suya giderken inekler arasında kalıyor. İnekleri gördüğü yok çocuğun. O sadece ineğin bacaklarını görüyor. Güneşin yeşil çimene verdiği yeşil sarıyı da fark ediyor. Hayvanların gölgelerini de. Çocuk susuz kaldı her halde. Suya dönük. "Bu!" " bu!" diyor. O sırada köyden yaylaya çıkan kadınlar tarafından görülüyor. Belki de ezilmekten kurtarılıyor.

        İnsan kendini kaç yaşından itibaren hatırlar? İki yaşımı tamamlamaya 2-3 ay varken bu sahneyi yaşadım. Muhtemelen bir yıl sonra yine Alayisada birkaç sahne daha hatırlıyorum. Peki o bir sene içinde niye başka şeyler hatırlamıyorum. Yoksa insan yükseklerde daha çok mu hatırlıyor? Ya da, iz bırakan durumları mı hatırlıyor? Psikologlar düşüne dursun, ben yine boyanacak sayfaları başka deyişle kuruyan yaprakları sereyim önünüze.
Alayisa yaylası

        http://zenolular.com/Fotograflar.aspx?pg=Detay&KatId=3&FotoId=508&B=Alayisa%20yaylas%FD#Foto
     Yaylanın üst tarafındayım. Yerden taş alıp yaylanın çatısına atmaya çalışıyorum. Bir türlü çatıya kadar atamıyorum. Çatının yüksekliği olsa olsa 3-4 metre.   

        Komşu çocuklar atıyor ya, her halde ben de onun için habire uğraşıyorum. Ötede koyu sisin içinde bir kadın görünüyor. Kadın yaklaştıkça sanki tanıyor gibiyim onu. Cevriye teyzemdi gelen. Hoş beşten sonra yemeğini yiyor ve beni arkasına alarak yayladan çıkıyor. Muhtemelen 6-7 saatlik bir yolculuk yapıyoruz; ama ben bir saniyesini bile hatırlamıyorum bu yolculuğun.
       Teyzem, dayımların Köyümüzün Aksilisa Mahallesindeki evine getiriyor beni. Dedemden kalan bu ev benim doğduğum evdir. Biçmeklerde, İstavritin 15’inde bu evde doğmuşum. Sonradan takvimlere bakarak doğum tarihimi tespit ettim. 28 Eylül 1943.

        Bir çok anımın geçtiği dedemlerin evinde, şimdilik ilk hatırladığım bir iki anıyı paylaşayım:

        Bir kadının arkasındayım. Bu kadın teyzem midir, annem midir bilmiyorum. Teyzem olması muhtemeldir. Yine muhtemeldir ki yayladan indirilişim andır bu an. Evin önünde bir delikanlı alıyor beni kadının sırtından. Bu delikanlı dayımdır. Kucağında  evin üst katındaki dükkânına çıkartıyor beni. Tabii o anda dükkân mükkân gördüğüm yok. Hatırladığım ağzıma bir parmak tatlı bir şey vermesidir. Sonradan öğrendiğime göre zile pekmezi çaldı ağzıma. İlk tat duygusunu hatırlamam da o andır.

        İçeri giriyoruz. Annem beni kucağına alıyor. Bu kucağa alınma sahnesi de ilk hatırladığım sahnelerden.Annemin yüzünü de hatırlar gibiyim;gülen gözlerini de. O gözlerde anne sıcaklığını, şefkatini, özlemini okurum hatırladıkça  o sahneden başka bir şey hatırlamıyorum.
        O sene mi sonraki sene mi bilmem yine yayladayım. Annemden uzaktayım. Annemin yanında kalamazdım. Çünkü annem tarlada, bayırda çalışacak. Çocukla meşgul olamaz. Onun için baba annemin yanındayım. Allah rahmet etsin baba annemin de duruluğu yok. Beni sağa sola bırakması bundan.

        Bu sahneler kimseyi ilgilendirmez belki; ama insanın kendini algılaması, algılarını hatırlaması konusunu merak edenler için okunmaya değer anlatacaklarımız.

        Baba annem kim bilir nerde, komşu çocuklarıyla beraberim. Komşu dediğimiz de babamın amcasının çocukları, torunları. Biz hep beraber olduğumuz için bir aile gibiyiz. Kızlardan biri benden 2-3 ay kadar büyük. biri 2, biri de 4 yaş büyük.  Çocuklar suya gidiyorlar. Ellerinde su kapları, küçük güğüm falan. Ben de su kabı istiyorum. Bana da maşraba veriyor kızların annesi. Maşraba ile yani bakırdan bir kupa ile suya doğru giderken düşüyorum.

        Kaşımın altında, göz yuvarlığımın hemen yanında biz iz var. O günden kalan. Evet, kaşım kanıyor. Sonra ne oldu bilmem. Kendimi bir kadının arkasında görüyorum. Bu kadın kızların anasıdır. Çok geçmeden Allah’ın (cc) rahmetine kavuşacak olan bu kadın beni alt sırada bir komşuya götürüyor. Sonradan öğrendiğime göre komşu tütün bastı yarama.

        Allah rahmet etsin Küçükhollu dediğimiz bu hanımefendinin yüzünü hatırlamıyorum. Galiba bir sene sonra, köydeki evlerinden tabutunun çıktığını hatırlıyorum. Sonra mezarlığa götürülüşünü. Rahmetlinin kocası Abdullah Amcanın mezarlıktaki duruşu da gözümün önünde. Evimizin bulunduğu Lişo Mahallesinde de ilk hatırladığım bu sahnelerdir. Bu sıralar kaç yaşımda olduğumu bilmiyorum. Herhalde 3,5-4 yaşındayım. Nasıl mı çıkarıyorum bunu?

        Cenazeden ne kadar sonra bilmiyorum. Abdullah Amca evleniyor. Düğün evinde ben de varım. Ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Yeni gelen gelin sonradan anlatıyor bana. Duvağının arasından beni görüyor. Üç yaşında ölen oğluna benzeterek bir sevgi doğuyor içine. Sonra ağlıyormuşum. “Ben lahana isterim.”diyormuşum. Düğün yemeklerinin hiç birini kabul etmemişim. Komşuların birinden lahana bulup susturmuşlar beni. Bu gelinin oğlundan 5 yaş büyüğüm. İşte bundan hareketle yukarıda söz ettiğim anılarla ilgili aşağı yukarı tahminlerde bulundum.

         Bu gelinin adı Gelin olarak kaldı. Asıl adının Hanife olduğunu sonradan öğrendim. Hanife Hala hâlâ sağ. Bursa’da çocuklarının yanında. Geçen bayramda ziyaret ettim. “Ben lahana isterim.” sahnesini anlattı. Sık sık aynı sahneyi anlatıyor. Bazı yakınlarını bile tanımazken benim çocukluğumu hatırlaması duygulandırıyor beni.
         Tekrar yaylaya dönelim. Hazır yayladayken hatırladıklarımızı anlatalım. Öyle in çık yapmayalım. Bu yaştan sonrasını, yani beş yaşımdan sonrasını iyice hatırlıyorum. Hatıralarım bundan sonra başlıyor. İlk anlattıklarım psikologlara malzeme cinsinden bir şey.

 
- 04-

         Yaylada bir günümüzü anlatmakla başlayalım. Gerçi her gün yeni bir gün oluyordu. Öyle ya, yaylaya çıktığımız ilk günler başka şeylerle meşgul olunuyordu. Sonra bahçe yapma işleri, sonra çayırları kesme. Hayvanları otlatmak da farklı. Bazen bir yaylıma gidiliyor, bazen başka bir yaylıma.

        Ayrıntıya girmeyeyim çocukların günleri de farklı oluyordu. Havaların seyrine göre oyunlarımız değişiyordu.

        Yaylada geçirilen 2,5-3 ay öyle kolay kolay anlatılamaz. Fikir vermek için bir günü anlatmak istedim:

        Sabah ezanlarıyla kalkıyoruz. Ezan caminin üst tarafındaki yüksek kaya’nın üzerinde okunuyor. 2500 metre yüksekte bir yayladayız zaten. Ezan ibadete çağrıdır. İbadet sadece namaz değil tabii. Çalışmak da bir ibadettir. Her şey ibadettir burada. Özellikle bizim hanede.

        Dedem büyük âlim Hacı Mehmet Efendinin oğlu. Biz Garaclardanız ama Hacı Mehmet Efendiler derler bize. Hacı Mehmet Efendinin torunu olma baskısını yaylada pek fazla duymuyorum.

       Mahallemizde büyükler Hacı Mehmet Efendi’nin torunu diye (Aslında torununun oğluyum.) baş köşede yer verirlerdi bana. Ben de yaştaşlarımla oynamak yerine büyüklerin sohbetini dinlerdim. Yaylada diğer mahallelerden komşularımız vardı. Daha çok da diğer köyden. Diğer köy dediğim Ulucami köyü ile bir köydük. Sonra ayrıldı muhtarlık. İki muhtarlık; ama hâlâ tek köy gibiyiz. Diyeceğim yaylada Hacı Mehmet Efendi’nin baskısı pek yok sırtımda. Rahat rahat oynayabiliyorum. Güzel de oynayabiliyorum. Tabii oyun saatine daha çok var.
 
      
        Namazdan sonra babaannem, bazen de Yıldız Halam ahıra inerlerdi. İnekler sağılırken, bir taraftan da sabah yemeği hazırlanırdı. Güneş doğarken yemek faslı da bitmiş olurdu. Dedem sığırları katardı önüne.3-4 tanesi sağın, 1-2 tanesi bir yıl önceki sağınlar, birkaç tanede danamız vardı ancak. Genelde diğer komşularımızın da o kadar vardı. Yaylanın aşağı, ormana yakın kısmında oturanlar malcılık yaparlardı. Onların çok daha fazla olurdu sığırları. Yaylanın tepe noktasındaki komşumuzun da koyunları vardı.

        Dedem hemen bitişiğimizdeki yeğenlerinin ineklerini de alarak çıkardı. İnekleri evler arasından belli bir yere kadar sürmeye benim de yardım ettiğim olurdu. Zaten hayvanlar yolunu yordamını bilirlerdi.Ben de iş olsun diye mi, zevk olsun diye mi onları sürerdim bilmem. Belki de öğreneyim diye müsaade ederlerdi büyükler.

        İnekler gittikten sonra babaannem ahırı temizlerken halam ve ben suya giderdik. Kaç dakikada gidip gelirdik bilmem. Zaten saatimiz yoktu. Saatimiz ezandı, güneşti, gölgeydi. Bunlara da lüzum yoktu. Saat gibiydi herkes. Şimdilerde biyolojik saat diyorlar ya öyle.


        Ben önceleri kupayla, daha sonra küçük güğümle taşırdım suyu, derken büyük güğümlerle de taşıdığım oldu. Taşıma suyla değirmen dönmez; ama haneler döner, dönmek zorunda.

     Sudan henüz dönmüşken yayığın kurulmuş olduğunu görürdük. Baba annem çok maharetliydi, çok çabuktu da üstelik. Bazı turistik yerlerde göstermelik olarak görüyoruz yayıkları. Öyle kolay kurulmuyor, kolay vurulmuyor yayık. Baba annem bir ucundan, halam bir ucundan vurup dururlardı. Baba annem bazen bahçeye atlardı. Ben geçerdim yerine. Ben sadece tutardım o kadar. Yoğurdun çalkalanışının çıkardığı sesleri ne taklit edebiliyorum ne de yazabiliyorum. Belli bir müddet sonra yayığın kapağı açılır ve yağ toplayıp toplamadığı kontrol edilir. Duruma göre sıcak su ilâve edilerek tekrar vurulur yayık. Yayığın boşaltılması, yağın toplanması da bir âlem. En güzel tarafı da taze yağ sürülmüş ekmeği yemek olurdu bizim için.

       Yayık kurulmadan önce küçük bir tabak içinde verdikleri yoğurtlarda çok nefis olurdu.

       Kaymak vurdukları zaman kaymak vermezlerdi; ama nadiren de kaymak teknesinden parmakla aldığımız kaymak da kaymaktı ha.

        Yayık faslına fazla mı yer verdik. Size göre öyle, bana göre çok az bile. Yayık ayranı var, ayranın ateşte kestirilip lor çıkartılması var. Geri kalan suyun akşamleyin yaylımdan dönen sağın ineklere içirtilmesi var. Var oğlu var. Yaylacılık öyle kolay mı?

      Bahçe işi biter, yayık biter, öğle namazı faslı biter; ama iş bitmez. Ekmek yapılacak, yemek yapılacak.

        Aslında bu konular böyle satır aralarına sıkıştırılacak konular değil. Her fasıl ayrı başlıklar halinde ayrı ayrı anlatılmalı. Ama nedense acele ediyorum. Niye acele ediyorum ki kovalayan mı var? Ne var bilmiyorum.

        Ekmekten söz ediyordum. Odunlar ocağa dizilir. Yayla evimizde diğer evlerimizdeki gibi ocak yoktu. Baş köşede döşemesi tahta olmayan bir yerdi. Tam üstünde de baca deliği vardı. Yani odamız ocaktı. Onun için mi eskiden evlere ocak derlerdi. Bu ocaklar sönmezdi. Akşamları külhan gibi yanardı. Gündüzleri korların üzeri külle örtülürdü. Nadiren de olsa korlar sönerdi. O zaman komşudan ateş almaya giderdik. Kibrit vardı belki, her halde vardı; ama ben kibrit yakıldığını görmedim.
       Odunları dizmiş başka lâfa dalmıştık. Odunlar yanarken odunların üzerindeki tepsiye, geniş çömleğe benzer has çamurdan yapılmış pleki kızar. Kızgın plekinin içine hamur konur.Üzeri saçla kapatılır. Saçın üzerine de közler konur. Ocakta üzerine tencere konacak saç ayağı da var, kazanların asılacağı çenkeller de. Yani bir taraftan da yemek pişirilebilir.

        Tepsi ekmeği yemişsinizdir, fırında, kuzinede pişen mısır ekmeği de yemişsinizdir; ama plekide pişen mısır ekmeği yediniz mi hiç? Sıcak ekmeğin içine tereyağı ve çökelek katılıp karıştırarak yapılan çumur da yememişsinizdir. Mısır ekmeğini yoğurda da doğramamışsınızdır. Onun için bu mevzular sizi açmaz. Açmaz biliyorum.Çünkü bunların anlatılması benim çocuklarımı da açmıyor.

        Zengin değildik, fukara da sayılmazdık. Ama her istediğimizi yiyemezdik. Mesela pilav, makarna, etli yemek, baklava gibi yiyecekler düğünlerde ya da misafir geldiğinde yenirdi. Şimdi dünya tersine döndü herhalde. O zaman yiyemediklerimiz bol bol var da o zamanlar yediklerimizi bulamıyoruz. Daha doğrusu bulunur da o zaman yapıldığı gibi yapılması çok zor.  Ekmeği yapamazsınız. Kuymak yapacak olsanız o yağı o yoğurdu bulamazsınız. Bu günlerde tvde bir çok profesörleri dinliyoruz. Şifalı bitkilerden, otlardan söz ediyorlar. Onları dinlerken aklıma büyük annem geliyor. Yaylalarda otlar geliyor.
        Baba annem evlerin batı cephelerinde çok bulunan ısırganları toplardı. Öyle bir çorba yapardı ki… O zaman zannederdim ki bir şey bulamıyoruz da ısırgan çorbası yiyoruz. Aklıma şifa falan gelmezdi. Bahçemizdeki karalahana fideleri yetişirdi, fideleri köye indirirdik tabii bol bol da lahana  çorbası yapardık. Lahana yemeği de enfes olurdu. Bahçemizde yetişen patateslere, soğana, sarımsağa ne demeli? Hepsi şifa kaynağıymış da bilmiyorduk. Şimdilerde Profesörlerin adını etmedikleri bir sebze daha vardı. Özellikle turşu kavururken kullanırdık. Zagota denilen küçük prasa gibi olan bu ot da çok yararlıydı. Önceleri arpa da yaparlardı bahçede. Ama sonra yapmaz oldular. Çok zahmetliydi çünkü. Arpayı başka yerlerden alır olduk. Arpa çorbası da başlı başına ilâçtı da haberimiz yoktu. İsmini hatırlamadığım başka başka yemekler de yapardı baba annem.

        Akşama doğru dedem gelirdi. Sığırları yakın yerde bırakırdı. Onlar da guruplar halinde yavaş yavaş gelirlerdi. Önce sağınlar gelirdi. Sonra diğerleri. Şimdi düşünüyorum da biyolojik saat yalnız insanlarda yok galiba.
        Ateş yanarken yemeğimizi yerdik. Lambamız ateşimizdi. Ayrıca bir lambamız yoktu. Ancak bazen bir durum olur da ahırlara gitmek icap ederse fener yakılırdı. Yemek, namaz derken yatardık. Ben ocaklı odamızdaki peykede yatardım. Dedem ve baba annem de peykenin ocağa bakan diğer ucunda. Halam ayvana çıkılan, haneka dediğimiz erzak odasına da kapı açılan odada yatardı. Dedemin yattığını hiç görmedim. Herkes yattıktan sonra ocak başında bağdaş kurmuş otururdu. Tespih çekerdi herhalde. Hiç yatmadan olur mu,  biz uyuduktan sonra yatardı herhalde. Sabahleyin de bizden önce kalkardı.

        Yaylada uyumayı tarif edebilen çıkar mı bilmem. Odanın tavanı yoktu. Çatımız tavandı. Çatıya örtü derdik. Evin örtüsü hartoma dediğimiz çok ince çam tahtalarıyla örtülüydü. Hartomalar rüzgârda uçmasın diye üzerlerine taşlar konurdu. Rüzgârda çıkan sesler, hartomalara vuran damlalar ninnimiz olurdu. Ben ninni seslerini hatırlamam. Ama bu sesler hâlâ kulaklarımda.
        Uyanışımız ezan sesiyle olurdu. Daha sonra gerek kapıdan, gerekse hartoma aralarından, o baca dediğimiz açık kısımlardan vuran ışıklar, rengarenk olan ışıklar da gönlümüzü aydınlatırdı. Hayret ediyorum o zor şartlarda beynimiz de gönlümüz de nasıl öyle ışıklı kalabiliyordu.

 
 
-05-
         Yaylaların hür havasında, doruğunda, eteğinde, ormanında, yeşilinde, mavisinde; sisinde, yağmurunda… binbir anlatılmazında yaşayan biri iken şimdi internet ortamına bağlı yaşamak pek kolay olmuyor.

        Yaşlılık ve rahatsızlıklar dışarı çıkmamı engelliyor. İnternetle engelleri aşmaya çalışıyorum. Dağlar tepeler aşarak Kocaeli’den Trabzon bölgesindeki dağlara ulaşıyorum. Filmlere, videolara, resimlere takılıyorum. Bazen videolar kesik kesik oynuyor, fotoğraflar geç açılıyor. Böyle santim santim açılmaları sıkıntı veriyor bana.

        Ben nasıl sıkılıyorsam ihtimal siz de sıkılıyorsunuz. Öyle ya bir film karesi, bir fotoğraf anında gösteriyor manzarayı, anında gösteriyor çalışanları… Bütün bunları bilmeme rağmen kelime kelime yazmak zorunda kalıyorum. Başka türlüsünü becermek mümkün mü? Üstelik   zaman tünelinden geçince …

        2 yaşımdan 14 yaşıma dek yaz aylarında kaldığım Alayısa’daki günlerimde bazen sığırları bekleyen dedemin peşine takıldım, bazen odun yapmak için ormana giden baba anneme arkadaşlık yaptım; bazen yaylada kalan Yıldız Halamla kaldım. Bazen de arkadaşlarımla oyunlar oynadım. Her yaşta başka başka oyunlar, başka başka işler, başka başka algılamalar.



        Bu bölüme kısa bir ara not yazmalıyım:


         Çocukluğumu hatırlayınca şimdiki çocuklara acıyorum. Şimdiki çocukların elektronik aletleri kullanmasına diyecek yok; ama oyunları ancak oyun parklarında görebiliyorlar. Çokları onu da göremiyor. Geçelim bunları da bizim hangi hangi oyunları oynadığımızdan söz edelim:


        Hangi oyunları oynamadık ki… tarifleri çok uzun sadece isimlerini verelim: Evcilik, Ateşli, çelik çomak, dikboku (bowlige benziyor) , foduk, körebe, birdirbir… Tabii, her yaşın kendine göre bir oyunu vardı. Ben takla, ters takla, uzun eşek oyunlarını başaramazdım. Bir de zigoyır vardı. Yere bir buçuk iki metre boyunda bir ağaç dikilir. Üzerine çok uzun bir çam ağacı. Ağacın bir ucunda bir kişi diğer uçta 7-8 kişi. Dönerken öyle ses çıkardı ki. Bu oyunu da büyükler oynardı.  Biz hartomaların üzerinde  kayardık; ama büyükler tekerlikli arabalarla kayarlardı. Kayarak aşağı inerdik sonra aracımızı sırtlar yukarı çıkardık.



         Büyükler Yaylamızın aşağılarından geçen Tufa Deresinde yüzerlerdi. Şelalelerden kayarlardı. Şimdilerde rafting diyorlar buna. Biz küçükler kenarlarda yüzebilirdik.


       Gazetelerde trakgink, rafting sporları hakkında haberleri okuyunca, oyun parklarını görünce hep yayladaki günlerim aklıma gelir.



          

        Daha önce bir vesileyle yazdıklarımı tekrarlıyorum gibime geliyor. Bu oyun bölümü de tekrarlardan biri. Şunu da ekleyeyim:


           Kayaların dibinde fişekler bulurduk. Büyüklerimiz bu fişeklerin mitralyöz. Makineli tüfek tüfeği olduğunu söylerlerdi. Ruslar yaylamızı istila ettiler. Bizimkiler fazla direnemediler. Hayvanlarını da bırakarak çekildiler. Ruslar hayvanların sütlerini döşedikleri boru hatlarıyla Ancumahtaki karargahlarına akıtıyorlardı. Bu boru hattını araştırmak için ormanın içlerine kadar girdim. Yol buldum; ama boru bulamadım.


            Oyunlardan söz ettim. Sanılmasın ki çocukların günü hep oyunla geçerdi. Camiye giderdik. Birkaç saat Kur’an okurduk.


           Oyun, Kur’an okumak, büyüklere yardım, gezmek tozmak, eğlenmek…
 

          “Bir başkadır benim memleketim.”diyen şairlerin neler hissettiklerini bilemiyorum. Ama ben o günleri özlüyorum. Taşını, toprağını, havasını suyunu…Ve en çok da insanlarını.

       Düşünüyorum da sözünü ettiklerim bütün büyükler rahmetli oldu. Arkadaşlarımın bir çoğu da rahmetli oldu. Ölülerimize Allah’tan (c.c) rahmet diliyorum. Onları andıkça nefesim daralıyor. Nefesim darala darala, gözlerim dola dola yazıyorum.

         Bazen günümüze dönüyor kısa açıklamalar yapıyorum, sonra da bir bakmışsınız ki çocukluğumdayım. Bazen 5-6 yaşındayım, bazen daha büyük. Bunları okumak sizin için bir yük. Ama taşınabilecek bir yük:

        Anı yüklü, tarih yüklü, sosyal yaşamdan kesitler de verilen, yaylayı, yaylacılığı tanıtan bir yük. Aşk yok, macera yok, entrika yok bu yükte. Özellikle yazıyorum bu son cümlemi filmlerimizde, romanlarımızda bu öğeleri sürükleyiciliği sağlamak için özellikle kor yazarlar. Ben yazmıyorum. Çünkü o dönemde bu öğeler anlatılacak önemde değil. Ufak tefek aşklar, maceralar ve ilginçlikleri de kara kutuya atıyorum. Her uçakta nasıl kara kutular varsa bizim anılarımızda da kara kutumuz var. Kara kutuyu açtırmayalım. Yaylamıza dönelim. O hummalı çalışmayı görelim. Ah, oh, of demeden, hallerinden şikâyet etmeden çalışanların arasına dönelim:

 
-06-


         Baltalar elimizde, uzun ip belimizde… dizeleriyle başlayan bir okul şarkısını hatırlatınız mı? Ben baba annemle ormana gidişimizi hatırladım da.

        Baba annem yanında başka bir kadın yoksa beni alırdı yanına arkadaş olarak. Elinde balta yok tahra vardı. Baltalılar ormana kıyar. O zamanda ormancı yakalar. Ama tahralılar kurumuş ağaçları keser, ağaç dallarını budar. Yani hem yakacağını yapar, hem ormana daha güzel bir gelecek hazırlar.
      Baba annem çok çalışkan bir kadındı. Odunları yayla önünde öyle güzel istif ederdi ki … Herkes takdir ederdi onu. Zaman zaman bana “Hangi gelin benim gibi yapabilir?” derdi. Gerçekten de gelinlerinden yani köydeki işlerin başında kalan annemden ve yengemden daha maharetliydi odun yapma konusunda. Daha doğrusu dış işlerinde. Ev işlerini o kadar da iyi yapamazdı. Zaten evde durmaya sıkılırdı. Şu kadarını söyleyeyim yağmur yağarken de dışarıda çalışırdı. Kendi de ifade ederdi, Başkalarının oturduğu zaman çalışmak daha çok zevk verirdi ona.

        Yamaçlarda ot kesmesi, otları sırtına vurup çıkarması olağan üstüydü. Onun rahatça çalıştığı yamaçlarda değil insanlar keçiler bile giremezdi. Her halde fazla yük taşımaktan olacak kasık fıtığı vardı onda. Kuşak sarar geçiştirirdi. Ağzında da hiç diş kalmamıştı. Ama dişsizliği belli olmuyordu.

        Baba annem kadar mizah kabiliyeti olan hiçbir kadın tanımadım ben. Ben değil hiç kimse tanımadı. Herkesi güldürürdü. Mizahı yaratırdı. Çevresindekileri öyle durumlara sokardı ki …

        Mavrula derlerdi kendisine. Öylesine esmerdi. Orta boya yakındı boyu. Ama kendisini uzun boylu addederdi. Anlatırlardı, bir gelin adayını tarif ederken “Uzun boylu, kapı gibi, aynı benim gibi.”derdi.

        Giyimi diğer kadınların giyimi gibiydi. Tek farkı, yazmasının altında fes giymesiydi. İşlemeli fesi çok güzeldi. Fistanı, yeleği, lahor kuşağı, önlüğü (oğluğu) peştemalı; işlemeli çorapları, kara lastikleri… Şimdilerde folklor ekiplerinin giydiği gibi giyerdi, Diğer kadınlar da öyle; ama işlemeli fesleri yoktu onların. Baba annemin belindeki iğneliği, çakısının kılıfı da farklıydı.

        Ormanda çalışması da çok pratikti. Ormanda çalışan erkekler de gördüm ben. Gürültülü, patırtılı çalışırlar, iş aşıramazlardı. Ama baba annem, nasıl yapardı bilmem çarçabuk hazırlardı yükünü.
        O yükünü hazırlarken ben çam ağaçlarından çam sakızı çıkarmaya çalışırdım. Arıca altın rengindeki çam sakızından farklı olan grimsi çok yapışkan ve akıcı olan sakız da çıkarırdım. Fazla yapamazdım. Benden büyük ablalar çıkardığı sakızları sütte eritir, tülbentten süzerek öyle güzel işlemden geçirirlerdi ki…

       Çamlara zarar vermezdik genellikle. Ama bir defasında küçük bir çamın kabuğunu soydum.

        Ormanda arılar gördüm. Eşek arısı değil, normal arı gibi de değil. Bunburo denen büyük arılar. Bulundukları kovuğu keşfettim. Nasılsa onları bir kovana almayı düşündüm.
          Köyde ve mezralarda kara kovanları görmüştüm, silindir biçimindeydiler. Ben de ağacın kabuğunu öyle çıkardım ki tam silindir biçiminde oldu. Arıları yuvası ile birlikte küçük kovanıma aldım. Bu tehlikeli işi nasıl yaptım. Çocuklar da cahiller gibi korkusuz olur. Kovanımı yayla balkonuma yerleştirdim. Arılar bir ya da birkaç gün sonra yok oldular. Eğer yaşatabilseydim kovanımdaki arı ailesini bir ilki gerçekleştirmiş olacaktım. Böyle olmayacak işlere başladığım zamanlarda küçük kovan aklıma gelir. Kovanım böyle boş mu kalacaktı.

        Baba annem nedense karışmazdı bana pek. Kimseler de karışmazdı bana. Uslu akıllı çocuktum herkesin nazarında. Gerçekten de usluydum, usluydum diğer çocuklara kıyasla.

        Baba annem sadece yaylada değil, mezrada ve köyde de çalışkanlığı ile, nükteleriyle, hoş sohbet olmasıyla tanınmıştı. Son nefesine kadar çalışmasını sürdürdü. Felç olan dedemi gül gibi bakarken kendi ondan önce Allah’ın rahmetine kavuştu. Mide kanseri idi. Trabzon’da köyümüzdeki cenazesinde bulunamadım. Arıları kovana koymaktan söz ederken baba annemi mezara koydum, Böyle daldan dala atladım. Ama siz atlamayın. Yaylada kalmaya devam edin anlatacaklarım var.
        ........
 

4 yorum:

  1. Eşinizle ilişkinize bayılıyorum Hocam. Maşallah diyeyim. Allah uzun yıllar ayırmasın sizi.
    Arkanızda eşiniz hanımefendi gibi bir destek varken,yazmaya devam edin bence de. Siz büyüklerin anıları bizler için önemli.
    Ne güzel anlatmışsınız yayla günlerini. Karadenizlilere, yaylalarda büyüyenlere her zaman özenmişimdir. Benim köyüm yok, yaylam yok:( Ne ağaç tanıyorum, ne çiçek. Oğlumun da öyle bir şansı olmadı maalesef. Çocuk devamlı "Ben niye Karadeniz'de doğmadım" diyor benim gibi:) Bu yaz Rizeli arkadaşının köyüne misafir olmak istiyor. Bakalım.
    Ellerinize, kaleminize sağlık! Saygı ve sevgilerimle...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretinize, iltifatınıza, yorumunuza teşekkür ederim.
      Dualarınızın kabulünü de Allah'tan diliyorum.
      Bu arada sizlere de ailece huzur ve sağlık diliyoruz.
      Selamlar...

      Sil
  2. Merhabalar Sabahattin Hocam.

    Evet, herkesin hayatı bir romandır. Yeter ki, onu edebi bir şekilde dile getirebilelim. Ben sizin bunu başaracağınıza inanan okuyucularınızdanım. Bakın eşiniz de sizi bu konuda destekliyor. Yazmanın ne kadar güzel olduğunu ve insanın yazdıkça yazası geldiğini kendiniz de söylüyorsunuz. O halde bu konuda son kararı vermek tabi size düşüyor.

    "Ben" başlıklı paylaşımınız da çok güzeldi hocam. Kaleminize ve gönlünüze sağlıklar dilerim. Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      Ziyaretiniz için teşekkür ederim.
      Bizim yazma uğraşımız daha çok oyalanmak içindir.
      hayırlı günler dileğiyle.

      Sil