1 Eylül 2013 Pazar

Asker arkadaşım bana “Sen muhasebeci olamazsın.” dedi.


Anılar çağındayız. Bu dönemimizde askerlik anıları revaçtadır. Askerlik deyince vatan borcu aklımıza gelirdi. Asker ocağıpeygamber Ocağı büyük bir okul olarak düşünülürdü. Şimdilerde de her halde öyledir; mutlaka öyledir.

Askerlik anılarını anlatmak, dinleyeni pek olmasa da güzel, keyifli; ama yazmak zor. Bu zorluktan ötürü birkaç teşebbüsüm yarıda kaldı.

Kaçıncı kez yazdığımı hatırlamıyorum. Ama şu sözümü unutmuyorum. “Bir gün askerlik anılarımı yazarsam buradan başlayacağım.” Buradan kelimesiyle kastettiğim Etimesgut asker kantini.

Şimdi üstten üstten anlatmaya başlayalım:

Samsum İmam Hatip Lisesinden 1971 güz dönemi dört öğretmen askere gideceğiz. Ankara’ya, sınava girmek üzere akşam üzeri Samsunda’dan yola koyulduk. Ben 7 yıllık öğretmenim, başka deyişle en kıdemliyim; ama bu işlerin nasıl olup bittiğinden haberim yok. En gencimiz kendisinin rehber/başkan/komutan seçilmesini istedi. Oybirliği ile seçilen başkanımız nezaretinde erken saatte Etimesguta geçtik. Başkan bizi kantine yerleştirdi. Öte yandan bir çok kişi çok erken saatten beri sıraya girdiler. Gelen sıraya giriyor, gelen sıraya giriyorken biz kantindeyiz. Kantinde ne yaptığımızı da hatırlamıyorum.

Başkanımız bizi kaldırdı. Birinci sıra arka duvara dayanmış, ikinci sıra başlanmıştı. İkinci sıranın en önüne de yerleşmedik. Biraz arkada saf tuttuk. Çok geçmedi, içeri alındık. Alındık; ama nasıl alındık? Birinci ve ikinci sıra ayırt edilmeksizin ikişerli olarak içeri girdik. Bilmem izah edebildim mi? Sabahın erken saatinden beri sırada olanlarla kantinde keyif çatanlar aynı anda içeri girdiler.

Önce burada durup düşünelim; bu organizazyon beceriksizliğini daha önceden keşfederek istismar eden arkadaşımız ve buna ses çıkarmayan bizler. Daha doğrusu çıkaramayan bizler…

İçeride sınava girecektik. Rehberimiz, sınavdan sonra yemeğe gitmeyeceğimizi sahada yerimizi alacağımızı söyledi. Öyle de yaptık. Yemekten sonra birçok kişi ertesi güne kalırken biz sahadaki sınavımızı da güzelce veriyorduk.

Keşke birkaç gün gecikseydik de böylesi anılar aklımıza takılı kalmasaydı. Ama bu anılardan da yararlandığım olyordu. Bazen şakayla karışık, bazen yararlıolmak umuduyla. Örneğin; egosu yüksek kişilerin sırasına girmem, bu sıraya giremem, girse istesem bile sona kalmaktan kurtulamam. Bu sırada sonda olmaktansa diğer sırada başta olmak isterdim. İnsanoğlu işte, illa kendini belli etmek istiyor.

Türkiye’de bu sıraya girmek meselesi oldum olası karşık bir mesele. En iyisi biz okula gidelim.

Sınav sonrası beni Tuzla Piyade Okulu’na verdiler. Başkanımız İzmir’e gitti. Diğer iki arkadaşımızı hatırlamıyorum.

Tuzla Piyade Okulu anılarım başlı başına bir kitap olacak cinsten; ama biz üstten üstten anlatacağımızı söyledik ya. Benim derslerim iyiyidi. Yalnız silâhlarla haşır neşirliğim çok iyi değildi. Savaş Beden eğitimi dersim de eh işte. Petlatlon sahasındaki İtalyon Çukurundan arkadaşların el uzatması sonucu çıkabiliyordum. Sonra duydum ki çukuru kapatmışlar.

Tuzla’da güneşin batışını seyretmemi özellikle not etmeliyim. Şimdi bulunduğum evin penceresinden de güneşin batışını seyrederken Tuzla’yı hatırlarım. Güneşin batışında hiçbir şiir yazmadım, yazamadım doğrusu. Öyle batıyor ki sen şiiri duyamıyorsun.

Uzatmıyalım. Kuralar çekildi. Lüleburgaz 241. Piyade Alayına düştük. Kore’ye giden meşhur alay. Alayın meşhur olması da ayrı bir hava veriyor insana. Daha bu havayı almadan Luleburgaz Ordu evi bahçesinde oturuyorum.

Orduevi bahçesinin bir köşesinde otururken bir başka köşesinde oturan, benden birkaç yaş daha genç bir yedek subayıgörüyorum. Yaklaşıyoruz, tanışıyoruz, konuşuyoruz, kaynaşıyoruz. Böylesine çabuk kaynaşma da pek görülmüş şey değil. O Rizeli, ben Trabzonlu. Hemşeriyiz. Hemşerilik de yabana atılacak bir şey değil.

Yeni arkadaşımızla daha güzel bir yere geçelim istedik. Ortada, havuzun başında boş bir masa vardı. Oraya kuruluverdik. Sonra birileri geldi. Burasının komutan masası olduğunu söyledi. Masada böyle bir yazı da vardı doğrusu; ama biz idrak edemedik işte. Biz de takım komutanıolacaktık ya. Bu ilk falsoyu geçelim.

Berber gittik. Üst rütbeli bir subay da vardı. Traşı bitti. Nezaket icabı “Sihhatler olsun.” Dedi bize. Biz de“sağolasınn.”deyiverdik. Sonra hemen toparladık, ama geç kalmıştık. Bereket versin komutan anlayışlıydı. Berber çıkışında arkadaşım sağ elini sol göğsüne götürüp, biraz da başını eğerek “sağolasınn”deyişine öylesine gülüyorduk ki. Mizah kültür kriteridir. Arkadaşımız hem bir mizah ustasıydı, hem de devamlı güler yüzlüydü. Neşelenecek bir şeyler buluyorduk.

Ordu evi kantinine gittik. Orada bir sivilin biri “siz cik cik misiniz?” diye sordu. O zaman anladık ki biz henüz cik cik mışız. Hem de mizah kabiliyeti yüksek biriyle, mizah nedir bilmeyen birinin oluşturduğu bir ikiliymişiz.

Gece ordu evinde kaldık. Yemek Salonuna geçtik. Şaşırdık doğrusu. Eski gün, yalan olmasın masamızda 3 çatal mı desem 4 çatal mı desem, 2 kaşık mı desem, 3 kaşık mı, bıçaklar da…Bir sergi… Biz köylü çocuları böyle şeylere alışık değildik. Çalınan müziğe de de alışık değildik. Aslında ben müziğin hiçbir çeşitine alışık değilim; ama arkadaşım, hiç olmazsa kemençeden söz edebiliyordu.

Oturma yerinin arka kısmında yarbay ve albaylar briç oynuyorlardı. Ben oraya gittim. Aralarına oturdum ve oyunlarınıseyrettim. Kimse bir şey söylemedi bana. Hem yasal bir engel yoktu, ama. İşte ben, ya da biz bu amaları bilmiyorduk.

Biraz fazla ciddi olmamdan, biraz da üst komutanlar arasında bulunmamdan ötürü çavuş ve onbaşılar yakınlaşamıyorlardıbana. Ancak arkadaşım hepsinin gönlünü fethetmişti. Yemeğe başlarken onlardan birini çağırır. Yiyeceklerimizin tamamını getirmelerini isterdi. Böylece birkaç saat tasarruf etmiş olurduk.

Orduevine alışmıştık; ama ev gibisi yok diyerek bir pansiyon tuttuk arkadaşımızla. Arada bir de orduevine uğradığımız oluyordu.

Lüleburgaz’daki gözlemlerimiz de başlıbaşına biz kitap olacak cinsten. Kültür düzeyi çok yüksek bir yer.

Aslında arkadaşımız bir cümlesini söylemek için bunca anıyı yazmış oldum.

Ben piyade okulunda askeri derslere ek olarak başka kitaplar da okudum. Bu okuma merakımı gören arkadaşlar bana muhasebeci olmamı önerdiler. Birkaç kitap da aldırdılar. Bu kitapları okurken asker arkadaşım: “Sen muhasebeci olamazsın.”dedi bana. Dondum kaldım. O da dondu. Sonra toparladı kendini. “Yanlışanlama. Benden daha iyi muhasebeci olursun. Ama sen muhasebeci olamazsın.” Dedi bana. Sonra ikna etti beni.

Bu anıyı sık sık anlatırken muhasebecileri kınıyor gibiyim sanki. Hayır. Düzelteyim. Muhasebecilerimiz, istisnalar hariç kendi görevleri yanında toplumu da düzeltmeye çalışan kahramanlardır. Muhasebeci asker arkadaşım da bu kahramanlardan biridir.

Hala telefonla görüştüğüm bu arkadaşımınşahsında tüm muhasebecileri selamlarım.

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder