2 Temmuz 2012 Pazartesi

Yaşıyor muyum Ben?


Yorumlanamayan rüya açılmamış bir mektuba benzermiş. Benim rüyalarım genellikle denenmiştir. Yani mektuplarımı açabiliyorum; ama bir mektubum var ki şimdiye kadar açamadım. 54 yaşındayken gördüğüm bir rüyayı 14 senedir açmaya uğraşırım. Anlaşılan sağlığımda bu mektubu açamayacağım.
Bu rüyam takıntı oldu bana. Bu rüya yol gösterici oldu bana. Bu rüyamla açmazlara girdim. Bu rüyayla garip oldum, bir garip oldum. Bu rüyayı uykudayken bir daha görmedim; ama bu rüyayı belleğimden silemedim. Rüya içimde değil, sanki ben rüyanın içindeyim. Görüyorum, hissediyorum, ancak anlatamıyorum.
Cennetteydim. Gördüğümü tasvir edemiyorum. Kutsal kitaplardaki tasvirler, ilâhilerdeki tasvirler… vb. tasvirlerin hepsini andırıyor; ama hiç birine benzemiyor.
Köşkler görmedim, huriler de… Yeşillik, aydınlık, su, ılımanlık… Akla gelmeyecek, anlatılamayacak güzellikler mekânında çok rahattım. Geziniyordum. Sanki Arafat’tayım. Hz. Adem ile Havva’nın buluştukları yerde. Kaideye (taşa) tutuyorum. Birden Yunus Emre’nin “Bana Seni gerek seni.” diye başlayan ilâhisini duydum. İçimde bir burukluk hâsıl oldu. …
Hâlâ içim buruk. Allah’a kavuşma duygusu değişik bir duygu. Haşa Cenneti istememek, sevmemek gibi bir düşüncemiz, bir duygumuz olamaz… Rüyâ bu, ne diyeyim.
Uykudan uyandım. Ama hâlâ uyanamadım. “Hayırlara gitsin” diyerek kendi kendime yorum yapmaya başladım.
*
1995’te hac farizamı yerine getirdim. Arafat’tan Adem ile Havanın birleştiği yerdeki kayayı seyrettik; ama oraya gidemedik. Daha doğrusu gruptan ayrılamadığım için gidemedim. ‘Cennetteydim’ rüyasından uyanınca  İlk aklıma gelen bu oldu. Evet, arzum rüyama girdi. Sonra bu rüya bu kadar basite indirilemez ki diyerek başka başka yorumlar yapmaya başladım. Hâlâ yorumluyorum. Öyle yorumlar ortaya çıkıyor ki ne rüya tabircileri içinden çıkabilir, ne de tasavvufçular.  Hiçbir şey düşünmeden öylesine kapıldım gidiyorum.
Gitmek önemli değil, önemli olan doğru yoldan gitmektir. “Yunus’un yolunu takip edeyim.” dedim kendime.   Yunus’un yolu derken onun izlediği yolu kastediyorum. Yunus’u az çok tanıyordum. İlköğretmen okulu ve eğitim enstitüsünde Yunus’u görmüştüm. Ama “Görmek yetmez tanımak gerekir.” dedim.Yunus Emre ile ilgili  ne kadar yayın varsa alıp okumaya karar verdim.
Ümraniye’deki bir iki kitapçıya uğradım. Yunus Emre’yi bulamadım. Yunus Emre’yi Cağaloğlu’nda , Sahaflarda buldum. 12 kitap, birkaç tane de kaset aldım. Başka kitaplar da bulsam alacaktım. Yunus’u hatmeyi kafama koymuştum. Okudum, okudum, hâlâ okuyorum. Ne anladım? Yunus’un okumakla anlaşılamayacağını öğrendim.
Yunusla ilgili  farklı bir eser yazmayı düşünüyordum. Hâlâ düşünüyorum. Bir makale olsun yazamadım. Nasılsa bir manzume yazdım? Nasıl yazabildim? İçimdeki “ben” mi yazdı yoksa. Okurken yine havalanıyorum ben. Duygularıma dolanıyorum ben.
           


Yunus Ermem

Yunus Emrem, Dervişim,
 Seni düşte görmüşüm.
 Bayıldım sözlerine 
Nur saçan gözlerine.

İzinden geliyorum 
İçimden söylüyorum.
Odunlar doğru olsun                                                                                                           
Gönüllere nur dolsun.

Gezemem diyar diyar      
Olmasam da bahtiyar.      
İnsanlar güzel olsun                             
Kalplere Hak dolsun.

Uzakta arıyorum
Kendime şaşıyorum.  
Herkes özüne baksın   
Allah nurunu yaksın.

Yunus Emrem, Dervişim,
 Seni bende görmüşüm.   
Uyandım sözlerine                                                                                                    
Dalıyorum derine.

Gencal  da garip oldu     
Sırrı bekleyip durdu.                   
Koruklar helva olsun                                                                                                                    
İnsan huzura doysun.
Sabahattin Gencal
Bir gün, Üsküdar Bağlarbaşındaki özel bir okulda öğretmen ve yönetici olarak çalıştığım sırada, odamda oturmaktayken bir sıkıntı bastı bana. Duvarda asılı takvimden bir yaprak koparmak için kalktım. Takvimde “Gel Dosta gidelim gönül.” dizeleri var.

            Bir nazarda kalmayalım
Gel dosta gidelim gönül
Hasret ile ölmeyelim
Gel dosta gidelim gönül

Etraf karanlıkladı, bana bir hâl oldu. Karşımda okyanus helezonlaşmaya başladı. Dönen halkanın, helezonun ortasında üç yaşına henüz girmiş, benim adımı taşıyan torunumu  gördüm. Ayrılmak istemedim ondan.
O değişik atmosfer kayboldu. Be ne oldum bilmiyorum.
Dosta gidememiştim. Ama revire gittim. Revire gittim mi, götürüldüm mü orasını da hatırlamıyorum.     
Tansiyonum düşükmüş. (8- 3,5 ) Müdahale ettiler. Düzeldim. Tansiyonum düzeldi. Ama moralim hâlâ düzelmedi.  İnşallah dosta kavuşmak fırsatını kaçırmam.     
Rüyâ yorumu kadar olmasa bile şiir yorumu da çok zor. Gel Dosta Gidelim’ i  bir an için, daha doğrusu yukarıda sözünü ettiğim an için “ölmek” olarak yorumladım. Oysa bazıları “ölmeden önce ölmek” olarak yorumluyorlar ki bu yorum çok daha güzel.                                                                                 
“Ölmeden önce ölmek” için bundan böyle çabalayacağız. Ne diyorum ben? İnsanca yaşamak için çabalayacağım desem daha iyi olmaz mıydı?
             O yıl , 28 yıl devlet okullarından sonra 7 yıl hizmet ettiğim özel okuldan da ayrıldım. Daha doğrusu ekonomik kriz gerekçesiyle emeklileri ayırdılar. Ne olursa olsun ayrılmalar hüzünlü oluyor.

 Bu hüzünlü günlerimde de Yunus yanımdaydı. Dosta gitme konusunda onunla sanki sohbet ediyordum. Bir yandan torunumun beni dünyaya bağladığını düşünürken bir yandan da değişik yorumlar yapıyordum. 

Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü anlamak, Yunus’u anlamak önemliydi kuşkusuz, ama bu değerleri torunlarımıza, gençlere aşılamak daha önemlidir,  Çok yorumlar yaptım, açık deyişle mektubumu açmaya çalıştım. Hâlâ çalışıyorum.

 *
Büyük bir sarsıntı ile uyandık. Deprem oluyordu. Daha önce de depremlere uğramıştık; ama bu sefer bambaşkaydı. Duvarda zikzaklar oluşuyordu. (Daha sonra düşündüm. Gözümde astigmat kusuru olması böyle zikzaklar görmeme sebep olabilir miydi?) İçimden, “Batıyoruz, kıyamet kopuyor.”dedim. Kıyamete çare olur mu? Kıyameti düşünen korkar mı?

Eşime ve küçük oğluma korkmamalarını söyledim.  Işıklar sönmüştü. El fenerini alarak hızla evden çıktık. Herkes de çıkmıştı.

Eşimi ve oğlumu açık bir yerde bırakarak büyük oğlumun evine doğru koştum. İki üç ev ötede üçüncü katta oturuyordu büyük oğlum. Herkes dışarı kaçıyorken ben içeri daldım. Kapıya vurdum. Hemen çıkmalarını söyledim. Bu arada ikiz torunlarımdan birini de bana vermelerini de söylediğimi sanıyordum.

Oğlumun sonradan söylediğine göre Küçük Koçum dediğim adaşımı istemişim. İkizlerden güzel kızım dediğim torunumu verdiler. Onlar da toparlandı ve çıktık.

17 Ağustos 1999 Depremini İstanbul’da yaşarken kıyameti hatırlamıştık. Ya Kocaelililer neyi hatırlamıştır?

Bir ya da iki gün sonra İzmit Bahçecik Ortaokulunda çalışırken memurluğumu yapan bir arkadaşla telefonla görüştüm. Memur arkadaş sahilde bulunan bizim evlerde bir hasar olmadığını söyleyince sevindim. Hatta, aklımdan “ 8 senede yapılan kooperatif  evimizi helâl para ile yaptırdık, Allah bağışladı gibi düşünceler geçti. Bu düşüncenin aklımdan bile geçmesine çok üzüldüm. Başkalarının evleri haram para ile mi yapılmıştı. Dünya malı için böyle düşünmeme çok üzüldüm.

Birkaç gün sonra büyük oğlumla İzmit Bahçecik sahilindeki evimize gittik. Evlerde fazla hasar yoktu. Çevre çadırlarla dolmuştu. Çadırlar da yardımlarla dolmaya başlamıştı..

Bir hafta sonra, bu sefer yalnız olarak  deprem yerine geldim. Çevredeki çadırlar yoktu. İkinci kattaki dairemizin pencere bölümlerindeki sıvalar dökülmüş, yer yer çatlaklar oluşmuştu. Benim de kolum kanadım dökülmüştü. İçimde de çatlaklar oluştu sanki. Çevreyi değişik görüyordum. Deniz morarmış, sinmiş; bütün neşesini kaybetmişti. Çimenler sararmıştı. Ağaçlar mahzunlaşmışlardı.  Depremden ağaçlara ne? Bu  durumu çözemedim. Ağaçlar mahzun, her yan mahzun,  ben mahzun. Gözlerimden yaşlar akıyordu.

Gözlerimdeki yaşlar uzun müddet dinmedi. Niçin ağlıyordum? “ Ben imtihanı kaybettim. Dünya malı için ağladım.”diyerek ağlıyordum.

Sınavlarda morali bozulan öğrenciler gibi oldum. Bir müddet Yunusla da görüşemedim.

*

Allah devletimize zeval vermesin. İki yıl sonra biz depremzedelere Bayındırlık Bakanlığınca maliyetine, 18 yıl vadeli daireler verildi.

10 yıldır Yuvacık Serdardaki bu dairemizdeyiz. Bir Köroğlu bir ayvaz ömrümüzü tüketmekteyiz.

Çocuklarımız, torunlarımız yine İstanbul’da. Arada bir geliyorlar.

Şunu da ekleyeyim Yunus Emre düşüncesi de arada bir geliyor. Ama bu düşünceleri yoğuracak kafa kalmadı bende. Sözde Yunus Ermeyle ilgili kitap yazacaktım. Ama hep sözde kaldı düşünceler.

Ne yapabilirim diye düşündüm. Bu alemde bir şeyler üretemedik, sanal alemde olsun bir şeyler üretmeye karar verdim. Bloglar açtım. Bu arada Yunus Ermeyle ilgili bir blog açtım. Okuduğum kitapları tanıtmaya çalıştım. Kitaplar özetlenecek gibi değil. Onun için altını çizdiğim satırları yayınladım. Yunus Emre’nin şiirlerini de yayınlıyorum. Tabii alıntılarla da olsa Yunus sevgisini aşılamaya çabalıyorum.

Öğretmenler öğrettikçe öğrenen ulvi cahillere benzermiş. Gerçekten öyle. Yunus Emre’yi daha iyi anlamaya başlıyorum. Göz yaşlarım da diniyor. Torun sevgisi ile dosta gidemediğime ağlıyordum,  depremde yıkılan ev için göz yaşı dökmüştüm. Bu yaşlarla sınavı kaybettiğimi ilâhi aşka ulaşamadığımı düşünerek yanıyordum. Sonra, anlatması uzun sürer Yunus’u biraz daha tetkik ettikten sonra ilâhi aşkın sadece soyut bir aşk olmadığına karar verdim. Tevhit anlayışını, Vahdet-i vücut nazariyesini yeni yeni anlamaya, yorumlamaya başlıyorum. Yaygın deyişle ‘Yeni yeni sevdalanıyorum ben.’ Yaratılanları da seviyorum ben…

Yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevmenin ne olduğunu az çok anladım gibi. Artık torunumun arkasındaki perdeyi, evimin arkasındaki duvarı açmanın, ilahı huzuru bulmanın zamanıdır.

Bu son 13 yılda Yunus Ermeyle ilgili birçok kitap basılmış olabilir. Ama bir kitap bile almadım. Her kitabı alacak, Yunus Emre kütüphanesi yapacaktım sözde. Ben artık doğa kütüphanesinden yararlanmaya karar verdim. Artık Yunus’u Yunus Emre gibi okuyorum; sevgiyi okumuyor her daim yaşıyorum.

Yaşıyor muyum ben?

Sabahattin Gencal, Başiskele-Kocaeli

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder