6 Temmuz 2012 Cuma

Uğur Böceği


( Sabahattin Gencal - Ahmet Gencal,
Krd. Ereğli Anadolu Lisesinin önünde, 1981 )

I

İçimden “Babam bu hafta gelse.” Diyordum. Geldi. Sevindim. Doya doya öptüm. Daha dinlenmeden, yorgunluğunu atmadan ödevimi yapmak için yardım istedim. Ağabeyim dik dik baktı, annem kızdı. Babam güldü; “Yarın…”dedi.
            Babam İzmit’te öğretmen. Ben Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi hazırlıkta okuyorum. Ev tuttu bize babam. Annemle kalıyorum. Babam yalnız kalıyor. Benim için katlanıyor yalnızlığa. Seneye İzmit Anadolu Lisesine gideceğim. Notlarım iyi olmalı.
            Türkçe öğretmeni bir betimleme ödevi verdi. Doğrusu bunun için babamın bu hafta da gelmesini çok istiyordum. Özlemesine özlüyordum; ama ayrılığına alıştım da… Ama annemin ayrılığına dayanamıyorum. Bazen beni ağabeyimle bırakıp İzmit’e gidiyor da çok üzülüyorum. Babam da üzülmeme dayanamıyor. Yalnız kalmaya katlanıyor. Başkadır babam. Çok seviyorum onu.
            İzmit’teki arkadaşlarımı sordum. Buradakilere de alıştım. Ama ilkin sıkıntı çektiydim. Gerçi şimdi de pek yardım etmiyorlar bana. Kurslara gidiyorlar, babalarından yardım alıyorlar. Öyleyken Türkçe ödevinin nasıl olacağını söylemediler bana. Ama babam geldi. “Babam öğretmen. Bana yardım edecek.”diyordum.
            O akşam konuştuk, güldük. Kâğıt oynadık. Babam bizimle kâğıt bile oynar. Hem de parasına. Kaybeden sinema biletlerini alıyor. Babam her geldiğinde Erdemir Sinemasına gideriz. Ucuz; yerli film 30, yabancı film 40 lira. Hem güzel filmler oynar. Bizim televizyon İzmit’te. Onun için babam gelince sinemaya gideriz. Babam gelmeyince annem göndermez. “Para yok.”der.
            Sabahleyin kalkar kalkmaz ödev konusunu babama söyledim. Yardım edeceğinden emindim. Dedi ki;     “ Ödev yaparken kimseden yardım beklememeli.” Ses çıkaramaz oldum. Her halde yüzüm kızarmıştır. “Sabırlı ol. Şimdi diğer derslerini bitir. Öğleden sonra yaparız.” dedi.
            Ezberleri yapmaya başladım. Her zamankinden daha çok ezberliyordum. Akşamdan sabaha, sabahtan öğleye kadar beklemek zorunda kalmak canımı sıkmıştı.
            Öğle yemeğini yedik. Bu kez babam çağırdı beni. Zaten yanı başındaydım. Kâğıt kalem hazırlamamı söyledi. Hazırlandım, giyindim. O da giyindi.
            Dışarı çıktık. Bir iki dakika yürüyerek Erdemir Sinemasının parkına girdik. Kuru havuzun yanında sağlam kalmış banklardan birine oturduk.
“Buradan gördüklerini yaz.”dedi babam.
            “Yazılacak ne olabilir? Okula gidip gelirken her gün parkın yanından geçerim. Göze batacak bir şey yok.” dedim.
“Sen her şeyi yaz. Sonra birini seç. Seçtiğin neyse onu incele. Ödev olarak yaz.”dedi babam.
            Ben yazarken babam gazetesini okumaya başladı. İznini alarak havuzun ortasındaki betonun üstüne çıktım. Fıskiyenin çevresini masa olarak kullandım. Babam hem okuyor, hem de “Bunu da yaz. Şunu da yaz.”diyordu…
            Babam döndükten sonra ödevimi temize çektim. Ödevimin başlığı: Sinemanın Çevresi ve İhtiyar Kestane’ydi.
                                              
II
           
03 Nisan Pazar. Saat 14.30 sıraları. Hava güneşli ve sıcak. Bulutlar ara ara beyaz kümecikler oluşturuyor. Erdemir Sinemasının Parkındaki havuzun çevresindeki parklardan birine oturdum. Gözlem yapmağa başladım.
            Havuzun güneyinde bir ağacın gölgesinde ihtiyar, baş örtülü bir kadın oturmuş, el işi yapıyor. Hemen yanında da üç çocuk top oynuyor. Çimende oturulur mu? Top oynanır mı? Ama çok neşeleniyorlar. Her halde oyuncak parkına almadılar onları. Oyuncak parkı da görünüyor.
            Oturduğumuz parkın çevresinde ağabeyler, ablalar bisikletle dolaşıyor. Küçük çocuklar onların peşinden koşuyor. Bir küçük çocuk üç tekerlekli bisikletiyle par-kın ortasındaki yoldan aşağı doğru geliyor. Park biraz meyillidir. Sinema yukarıda kalır.
            Sinemanın yanındaki söğüt ağaçlarının altındaki bankta iki bahriyeli oturmuş. Biri ayak ayak üstüne atmış, dalgın dalgın bakıyor. Diğeri şapkasını çıkarmış, gazete okuyor… Simitçiler, boyacılar dolaşıyor…
            Havuzun önünde büyük bir taşın kovuğunda gizlenmiş üç sarı çiçek gözüme ilişti. Yanlarında mavimsi beyazımsı bir çiçek de var. Sarı çiçekler kıpırdamıyor. Sarı çiçeklerin ortasında kurumuş bir sap sallanıyor, biraz uzun olduğu için olacak… Yeşil otlar da var. Dikkatle bakıyorum. Karıncalar da geziyor. Takip ediyorum. Taşın arka kısmına gidiyorlar. Arka kısmında da bir tek sarı çiçek var. Öbürlerinden habersiz, burada yalnız…
            Erdemir Sinemasının çevresinde yemyeşil bir çayır var. Çayırda ara ara mavimsi beyazımsı çiçekler. Sarı çiçekler, papatyalar daha çok.
           
İki beyaz kelebek saklambaç oynuyorlar. Evet saklambaç. Bir tanesi sarı çiçeğin arkasında yumuyor. Öbürü ta uzaktaki ağacın üstünde saklanıyor. Daha sonra yavaşça yaklaşıyor, ama yuman kelebek öbürünü sobeliyor…
            Arada sırada kurbağa sesleri de geliyor. Nereden geldiğine baktım. Karşıda Kavaklık Mahallesine yakın bataklık bir yerden geliyordu. Bu su birikintisinin çevre-sinde iki koyun otluyor…
            Parktan çıkıp eve giderken ağaçlara bakıyordum. Çiçek açmış erik ağaçlarının arasında kestane ağacı gördüm. Yapraksızdı. Niye yapraksızdı?
            Bu yaşlı kestane ağacını ancak iki kişi sarabilirdi. Bu kalın gövde üçe ayrılıyordu. Sanki üç ağaç oluyordu.Yukarı çıktıkça ayrılanlar oluyor, orman oluyor…
            Ağacın üstünde sonbahardan kalan yapraklar var. Bu yapraklar ve dallar üzerinde kuşlar var. Kendi dillerince koro halinde şarkı söylüyorlar.
            Ağacın gövdesinde yumruktan daha büyük çıkıntılar, kovuklar var. Bu kovuklarda karıncalar yuva yapmışlar. Siyah başlı, kırmızı karıncalar gidip geliyorlar. Bunların bir birlerine yol vermeleri ve ardı ardına yürü-meleri çok hoşuma gitti.
            Bir de kırmızı siyah benekli uç uç böceği (uğur böceği) gördüm. Tam üç dakika hareketsiz kaldı. Sonra 5-6 cm. gitti. Sonra yeniden durdu. Böylece tırmanışını sürdürüyordu.
            Ağacın güneyindeki oyukta sarı yaprakların sallandığını fark ettim. Baktım. Bir solucan kıvranıyor. Karıncalar öyle sarmışlar ki. Solucan kıvrandıkça hışırdıyor yapraklar. Biraz aşağıda da başka bir solucan kurumuş bir çalı gibiydi.
           
İhtiyar Kestane Ağacının çevresinde sigara izmaritleri, fıstık kabukları, ekmek fabrikası etiketi var. Demek ki ağacın altında oturmuşlar. Ama temiz tutmamışlar…
            Az ileride iki genç kestane ağacı da var. Onlara da baktım. Dip kısımlarında tomurcuklar var. İhtiyardaki gibi örümcek ağları yok. Karıncalar da yok.
            …..
            Ödevimden 10 üzerinden 9 aldım. Öğretmenim: “Bazı kelimeleri çok tekrarladın; onun için bir not kestim.”dedi.

III
           
Abone olduğum bir çocuk dergisi bir yarışma açtı. Yarışmaya katılmak istiyordum. Çok istiyordum. Babam ödül aldı. Ağabeyim de. Ben de almak istiyordum. Bir öykü yazacaktım; ama bir konu bulamıyordum.
            Babam geldiğinde isteğimi ona söyledim. Önce Türkçe ödevim üzerinde durdu.
            “Sen her şeyi yazmışsın. Oysa yazdıklarından birini seçip incelemeni söylemiştim.”dedi. Ekledi: “Bu yazdıklarından birini seç, incele, öyküleştir…”
            Önce Sarı Çiçekleri yazmayı düşündüm. Üç Çiçekle tek Çiçeği. O tek çiçek babam gibi yalnızdı… Sonra Saklambaç Oynayan Kelebekleri düşündüm. Bir türlü karar veremiyordum. Babam; “Git, Uç Uç Böceğini bul ve yaz .”dedi.
           
IV

            10 Nisan Pazar günü yine Erdemir Parkına gittim. Üç çiçeğe baktım. Yerlerinde üç kuru sap vardı. Yanlarına başka çiçekler gelmişti.
           
Kelebekler çoğalmıştı. Hangi birini yazacaktım?
            Babam doğru söyledi Uç Uç Böceğini yazayım. Kestane ağacının yanına gittim. Bir haftada ne kadar güzelleşmiş. Yağmurlar yıkamış onu. Örümcekler yok. Karıncalar, solucanlar da yok.Yosunlar güzel yeşil olmuş…
            Ben buraya Uğur Böceğini aramaya geldim. Böcek yok. Çok aradım, bulamadım. Hiçbir şey de yazamadım.
            Yarışmaya katılma süresi doluyordu. Evde ‘Uç Uç Böceğini Bulamadım’ başlıklı bir şiir yazacak oldum. Beceremedim. Oysa Öğretmenler Günü için yazdığım şiir sınıfta ikinci olmuştu…
            Ben hiçbir şey yazamadan hafta doldu. Yeni dergiyi aldım. Yarışmaya katılma süresinin uzatıldığını yazıyordu.
            Babam o hafta gelemedi. Zaten gelse de bir şey diyemezdim ona. Ama sevgili babam mektup yazdı bana. “Yazılamayan Öykü’yü yaz.”dedi.
            İşte yazdım.
            UÇ Uç Böceğinin yaşadığı çevreyi de yazmış oldum. Görürseniz, ne olur…

            Ahmet Gencal ağzından, Bahçecik, 24. 04. 1983

İngilizce öğretmeni Ahmet Gencal - Emekli öğretmen Sabahattin Gencal
Yuvacık, 15. 08. 1992

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder