6 Temmuz 2012 Cuma

Kırık Kalem



(Sabahattin Gencal, 1987)

KIRIK KALEM
I

Hastane polikliğinde sıra bekliyordum. Sıra beklemenin nasıl bir şey olduğunu sıra bekleyenler bilir. Rahatsız olduğum, 60’a merdiven dayadığım da hesap edilirse nasıl bir ruh hali içinde olduğum tahmin edilebilir. Bereket kapı önündeki bankta boş yer bulmuştum.  Gözüm diğer hastalarda kulağım kapıdan gelecek seste. Muayene sırası gelenleri listedeki sıraya göre çağırıyorlardı. Şimdi digital kart sistemi var bu hastanede. O zamanlar kuyruk vardı, sıra vardı. Yakındığım düşünülmesin. Şükrediyorduk. 1999 Kocaeli depremi sonrası Derince Sopalıda kurulan Kocaeli Üniversitesi Tıp fakültesine bağlı barakalardaki polikliniklerden söz ediyorum.

 Evet, 2001 Kasım ayında polikliniğin kapısının önündeyim. Birden ismim çağrıldı mı, okundu mu , her neyse ayağa kalktım. Baktım, bir bayan listedeki isimlere göz gezdiriyor, bu arada “Sabahattin Gencal’ı” yüksek sesle okuyor. “Hayrola” dedim. Dememle sanki radyoyu açmış gibi oldum. Başladı Sabahattin Gencal’ı anlatmaya.

 Derince 15. kolordu İlköğretim Okulunda bir müdür varmış. Eee, ne olmuş. Öyle müdürmüş ki hâlâ ondan söz ediyorlar. Bir sorun olursa Sabahattin Gencal böyle yapardı, falan deyip duruyorlar. Allah, sanki bir efsane kahramanından söz ediyor.

 Dayanamadım, Sabahattin Gencal’ı tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımadığını söyledi.  Sabahattin Beyin ayrılmasından bir yıl sonra evlendi. Müdür yardımcısı olan eşi Sabahattin Gencalla bir yıl çalıştı. Onun için unutulmaz bir yıl olmuştu.

 Hülasa Sabahattin Gencal’ı öyle bir anlattı, öyle bir anlattı ki sapasağlam oldum. Övgü bütün ilâçlardan daha iyi geldi. Doktora niçin geldiğimi de unuttum ve on yıl öncesini düşünmeye başladım. Aslında ben övgülere pirim vermeyen biriyim. Daha doğrusu biriydim. Evet, övgüler de başarı belgeleri de öyle fazla etkilemezdi beni. Ama, bu bayanın anlattıklarıyla mest oldum. 15. Kolordu İlköğretim Okulu müdürlüğünde çalıştığım 5 yıl içinde 3 teşekkür, bir takdirname, bir de maaşla ödüllendirme aldığımda bu kadar duygulanmamıştım. Demek ki emeklilikte daha çok duygulanıyor insan. Ödüllerimi dolaylı biçimde saydığım sanılmasın. Bu başarı belgelerimi almamım hikâyesi de ilginç.

 Ortadan ortadan anlatmaya çalışayım.

 1986- 1987 öğretim yılı ara tatilinde 15. Kolordu müdürlüğüne atandım. Çok geçmedi. Valiliğe şikâyet edildim. Şikâyet konusu “Bu müdür, para toplamıyor, bu müdür, sessiz kalıyor, dövmüyor…vb.” Görevlendirilen müfettişler etraflı bir inceleme yapmışlar; ama bana hiçbir şey demediler. Çok geçmeden teşekkür belgesi geldi.

 Bazı veliler, bu arada Koruma Derneği başkanı müdürlüğüme üç aylık ömür biçmiş. Üç ay sonra yanıma geldi “ Sana saygı duymamak mümkün değil; çünkü sen herkese saygı duyuyorsun” dedi. Gerçekten her zaman, her yerde herkese saygı duydum, sevgi duydum. Kimseye ayrıcalık tanımadım.

 Okula başladığım günlerde öğretmenler her sabah öğrencilere mıntıka temizliği yaptırırlardı. Buna rağmen çok geçmeden bahçe çöplerle, kağıtlarla dolardı. Durumu inceledim. Okul müdürü merasimde bağırıp, çağırırmış, atar tutarmış. Çocuklar da gizli gizli sınıf pencerelerinden çöpleri atarmış. Bu konuda çocuklara tek kelime etmedim. Bir çöp bile olsa hemen hizmetlilere aldırdım. Nasıl olduysa bahçemiz temiz kaldı.

 Şuraya buraya yazılan yazılar için de tek kelime etmedim. Anında temizlettim. Temiz yeri kirleten olmadı. Çocukların bu değişiminin nasıl olduğuna ben de anlayamıyordum.

 Öğretmenler de, çocuklar da beni sevdi, bana bağlandı. Ben de olağan üstü bir meziyet yoktu. Çok az ve öz konuşurdum, yapılabilecek şeyler üzerinde samimiyetle dururdum. Bu samimiyetim ve  öğretmenlere, çocuklara sevgim bir mucizenin gerçekleşmesine sebep oldu.

 Anlatmakla bitmez… Bir iki çarpıcı, değişik olayı, durumu  anlatayım.

 İhata duvarımızı henüz yaptıramamıştık. Çocuklar teneffüslerde dışarı çıkıyorlardı. Bunun üzerine bir konuşma yaptım. Rahmetli Kocaeli Valisi İhsan Dede’nin  bir sözüne de konuşmamda yer verdim. Vali Bey, “Gelişmiş ülkelerde okul çevrelerine hapishane duvarı gibi duvar örmezler. Duvar hayvanların bahçeye girmemeleri içindir. Duvar bir sınır, bir işarettir.” Çocuklara bahçenin çevresinde duvar varmış gibi düşünerek hareket etmelerini söyledim. Özellikle küçük çocuklar sözlerime tam itaat ettiler. Müdür yardımcısı arkadaşlarım gözlemlerini bana anlatıyorlardı. Bir tanesini yazmadan geçemiyeceğim.  Çocuklar bahçede, tam sınırda sek sek oynuyorlardı. Bir tanesini yanlışlıkla sınır dışına çıktı. Diğerleri hemen ihtar ettiler, duvar dışına çıkılmaması gerektiğini hatırlattılar. Tam anlatamıyorum. Asıl yazılması gereken bu işte. O minicik çocuğun müdürün sözünü tutması, uygulanabilir kurallara tam uyması ne demek.
 Öğretmenlerim de o temiz, o saf, o pırıl pırıl çocuklarım gibi bana bağlandılar. Ben eksra hiçbir şey yapmadım.

 Okulumuz kenar bir semtteydi. Mahrumiyetler içindeydik. Bir çok öğretmen, sürgün kelimesini kullanmadan söyleyeyim istekleri dışında buraya verilmişlerdi. Ben geldiğimde bayağı endişelenmişler, sert davranacağımı, soruşturma falan açacağımı düşünmüşlerdi. Çok geçmedi düşündükleri gibi olmadığımı gördüler. Kurallardan zerrece taviz vermedim. Tüm çalışmaları tam zamanında yaptırdım. Ama hiç kimseyi incitmedim, hiçbir gönülü kırmadım.

 Bu normalde olması gereken şeyleri sanki büyük şey gibi anlatmam da gereksiz; ama durum böyleydi. Sesli yönetimden sessiz yönetime geçiş oldu. Daha sonraları sözsüz yönetime geçtim. İşte burada durmak gerekir. Sözsüz yönetimi okul yönetim tarihinde ilk ve son kez uygulayan benim. Onun için bu ayrıcalıkla ele alınması, üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu nasıl oluyordu? Öğretmenlerim beni görünce içimden geçenleri okuyorlardı. Ve de gereğini anında yapıyorlardı. Bu inanılır şey değil diye düşünülebilir; ama söylediğimiz doğrudur.Hiçbir art niyetimin olmadığını artık öğrendikleri için, mevzuata uygun olmayan hiçbir şey söylemeyeceğimi bildikleri için , samimiyetime güvendikleri için ne söyleyeceğimi az çok tahmin ediyorlar ve de kendiliklerinden görevleri yerine getiriyorlardı.


 Velilerim de alıştı bana, biraz zor oldu, biraz geç oldu; ama alıştılar. Onlar da çocuklarım gibi, öğretmenlerim gibi bağlandılar.

 Sözü uzatmadan söyleyelim 15. Kolordu da bir mucize yaşanmışsa bu Sabahattin Gencal’ın mucizesi olarak adlandırılamaz. Bu mucize tüm idareci, öğretmen, memur ve velilerin ve de sevgili öğrencilerin ortaklaşarak, bütünleşerek gerçekleştirdikleri bir mucizedir. Bu mucize bir kırık kalemle yazılmaya başlanan bir mucizedir.


II

Nerden nereye… Poliklinik önünden ışınlandık. Bir oradayız, bir şuradayız . Aslında hep buradayız. Evet inzivaya çekildiğim evimdeyim. Çeşitli vesilelerle, çağrışımlarla hep bir yerlere gidip geliyorum. 9-10 senedir hep böyleyim. Ben böyle mi olacaktım. Okuldan, eğitim, öğretimden uzakta… Böylemi olacaktı.Bereket hâlâ anılarım var, bereket hâlâ hayallerim var. Anılarım sihirli halı gibi. Anılarıma atlıyorum hayal dünyasına uçuyorum. Arada bir de, satır aralarında büyük büyük lâflar ediyorum.

            Bugün 21 kasım Pazar. Kırık Kalem başlıklı yazıyı tamamlamak için oturdum bilgisayarımın başına. Birkaç yıldır İnternet dünyasındayım. Birkaç blogum var. 24 Kasım 2010’da inşallah Öğretmenler Günü özel sayısıyla Damla adını verdiğim blog da hizmete girecek. 2-3 haftadır bu blogun hazırlığı ile meşgulüm. Bu blog için bir anımı yazmak istedim. Kırık Kalem’e başladım. Öyle bir giriş yaptım ki sanki 15. kolordu İlköğretim Okulundaki tüm anılarımı, tüm başarılarımı yazacağım gibi bir izlenim oldu.

 Ne gerek var. Başarı  planlı ve bilinçli olarak çok çalışmanın doğal sonucudur. Ben sözde farklılıkları anlatacaktım. Acayiplikleri demeyeyim farklılıkları diyeyim. Her yerde pek görülemeyecek olayları durumları… Her ne hikmetse polikliniğin önünden giriş yaptım. Bu sıralar yaşlılıktan mı, hastalıktan mı sohbetlerimize de sağlık konularından giriş yapıyoruz. Sonrada bir türlü hastaneden çıkıp esas konuya gelemiyoruz. Ama bu sefer hastaneden çıkıyorum.
Evet, polikliniğin önünde Sabahattin Gencal’ın mest olduğu diyalogdan söz ediyorduk. Diyaloğun sonunu hiç anlatmak istemezdim; ama anlatmazsak yakışık almayacak. Sabahattin Beyi  hayalinde büyüten bayana Sabahattin Gencal olduğumu söyleyiverdim. Boş bulundum, söyledim. Keşke söylemeseydim. Bu biraz yaşlı, kafası kel, gözlüklü adam, bu yakışıksız, biraz da giyimsiz adam. Bu doğru dürüst konuşamayan adam Sabahattin Gencal olduğunu söylüyor. İnanılır gibi değil. Bayan da inanamadı. Kem küm etmeye başladı. Sonra neyse ki onurumuzu kırmadan sözü kesti. Kültürlü bir bayan,  ne de olmasa  emekli hemşire…

            Hemşire Hanımın hayal kırıklığını öyle gördüm ki… Başkalarına da hayal kırıklığı yaşatmaya hakkım olmadığını düşündüm. Okulumun semtine uğramamaya karar verdim. Ben Başiskele’de Serdar Mahallesinde deprem konutlarında oturuyorum. Arada bir İzmit’e inerim. Derince’de, Esentepe’de işim olmaz zaten. Esentepelilerden  beni tanıyan birkaçını İzmit’te gördüm. Sağ olsunlar övgüler yağdırdılar. Ben bu yağmurlara dayanamam diyerek Esentepeye gitmeme karararımı bozmadım. Bu kararımdan sonra 9 sene geçmiş bulunuyor. Yani okuldan ayrılalı, 1990’da ayrıldığıma göre 19- 20 sene oluyor. Artık kimse tanımaz beni. ..
            Tanınmak ya da tanınmamayı şimdilik bir tarafa bırakarak Kırık Kalemi elimize alalım. Yukarıda dediğim gibi kurban bayramından önce bir iki sayfa yazmıştım. Kurban Bayramında İstanbul’daydık. Dün döndük. Bugün bilgisayarın başındayım.


(15. Kolordu İlköğretim Okulu, Derince )

III

           Esentepe Derince’nin yukarı kenarında bir semtin adıdır. Yurdun her yöresinden, çoğunlukla doğudan gelen ailelerin oturduğu fakir bir semttir. 15. Kolorduya mensup subay ve astsubay hanımlarının organizasyonlarıyla burada bir ilkokul yapıldı. Zamanla devlet küçük bir ortaokul yaptırdı. Nüfus hızla artınca iki küçük bina yetmez oldu. Devletimiz büyük bir okul yaptırarak ilkokulu ve ortaokulu ilköğretim okulu olarak birleştirdi. Ortaokul müdürü ilköğretim okulu müdürü oldu. Birkaç ay geçmedi, her ne olduysa müdür görevden alındı. Beni de bu okula müdür olarak verdiler. Anti parantez olarak yazayım Milli Eğitim müdürlüğü,  kıramadığım bir aile büyüğümü araya koyarak beni müdür olmaya ikna ettiler.       ( Bu durum olağan bir durum olmadığı için hiç kimseye söz etmedim bundan. ) Durum böyleyken sanki önceki müdürü, ben yerinden etmişim gibi bir düşünce oluştu. Onun için birçok veli bana karşı cephe aldı. Her şeyi doğal karşıladım. Allah da yardımcı oldu. Derken istisnalar dışında tüm velilerin de gönüllerini, takdirlerini kazandım.
            Şubat tatilinde okula tayin oldum. Havalar soğuk. Her taraf buz gibi. Bazılarının buzlarını sabırla, tatlı dille çözdüm; ama kaloriferleri çalıştıramıyor tatlı dil. İki küçük binadaki dershaneler sobalı. Mutlaka odun gerekli. Kömürümüzü devlet veriyor. Tutuşturucuya ihtiyaç var. Koruma Derneğinin gücü yok. Veliler “devlet versin.” diyor. Ne yapacağını şaşırıyor insan.
            Geldiğim Bahçecik beldesindeki arkadaşlarımdan  İbrahim Gencer’e ( Daha sonra iki dönem Bahçecik Belediye başkanlığı yaptı) telefon açtım. Sağolsun bir kamyonet odun gönderdi de üşümekten kurtulduk.
            Sobanın başındayız. Bazı öğretmenler yanıma geliyor. “Hoş geldiniz.” diyorlar. Bir öğretmenimiz hoş geldiniz demiyor. Basketbol takımına forma istiyor. Demek ki aklına öyle yer etti ki hoş geldiniz demeyi bile unuttu. Onu böylesine şaşırtan kuşkusuz görevini benimsemesiydi. Hiç düşünmeden “Tamam” sözü verdim. Sınıf öğretmeni olmasına rağmen basketbol takımını şampiyon yapan bu öğretmenin adını vermeyeceğim. Her öğretmenle güzel güzel anılarımız oldu. Beni unuttu diyen olmasın istiyorum. Yalnız rahmetli olanların ve ve okul dışından olanların isimlerini yazacağım. “Tamam” dedikten sonra bir iki saniye düşündüm. Başka yerlerden bulamazsam takımın formalarını maaşımdan alacaktım. Buna gerek kalmadı. Büyük Başkan diye anılan  Kocaelispor eski başkanı akrabam Ömer Gencal’a telefon ettim. Allah rahmet etsin bir spor mağazası adresi verdi “Dilediğinizi alın.” dedi.  Öğretmenimiz mağazaya gitti. Yalnız önceden almayı planladığını aldı. Fazla bir şey almadı.  Bu güzel hareketini beğenen rahmetli büyük başkan bir sonraki sene de “Dilediğinizi alın.” dedi. Daha fazlasını yaptı. Kızlarının basketbol hocasına bizim takımı çalıştırmasını söyledi. Dışarıda, soğukta çalışan takımımız artık kapalı spor salonunda çalışmaya başladı. Ancak uyum sağlayamadılar, bir ki hafta ancak sürdü bu çalışma…
             Büyük başkan bir yerlere telefon etti. Odun geldi. Bir yerlere telefon etti. 24  tane çift raflı asmalı küçük kitaplık yaptırdı..Rahmetlinin desteği beni manevi olarak da rahatlattı.
            *
 Bunları niye yazdım ki? Siz de şaşırın diye. O zamanlar, günümüzde de öyle ya idarecileri okulun fiziki durumuna göre değerlendiriyorlar. Boya badana yaptırabiliyor mu, şu ya da bu ihtiyacı karşılayabiliyor mu? Karşılayabiliyorsa başarılı bir müdür oluyor. Gerçek bu, bundan kaçamayacağımı anladım. Var gücümle çalışacaktım. Ama eğitime de zaman ayırmadan yapamazdım. Asıl görevim bu.  Kısa keselim, gündüz sağa sola koştum, gece geç vakitlere kadar eğitim meseleleriyle uğraştım. O kadar ki bir gün koruma derneği başkanı.      “ Bir battaniye al, gece okulda kal.” gibi sözler söyledi. Şaka demeyeyim. Çünkü kısa zamanda herkes anladı ki Sabahattin Bey şakaya gelmez. Ciddiydim; ama gururlu değildim. Herkesle konuşurdum; ama hiç, ama hiç kimseye yaranmaya çalışmazdım.

            Nasıl oluyor bilmiyorum 20-25 sene öncesinin her anını eksiksiz hatırlıyorum. Başınızı ağrıtmamak için üstten üsten yazıyorum. Eğitim meselelerinde hep böyleyim. Dün ne yediğimi hatırlayamıyorum. Dün kiminle ne konuştuğumu da hatırlayamıyorum. Ama okullarda geçen günlerimi… Diğer okullarda da böyleydim. Öğretmenler Kurullarında “Sen geçen sene böyle demiştin, sen de şöyle…” deyince şaşırırdı öğretmenler. Bazıları seçici hafıza derlerdi. Öyledir belki.


IV

             Hafızamda öyle anılar var ki, öyle fotoğraflar var ki?
             
 İkinci dönem başladı. Çocuklarla tanıştık. Ben  o güne kadar hep ortaokulda çalışmıştım.Ortaokul öğretmenliğine 1964’te başladım. Yani 22 sene sonra ilkokul öğrencileriyle ( Birinci Kademe) ve ortaokul öğrencileriyle ( ikinci kademe) beraber çalışmaya başladım. Gerçi ben ilköğretmen okulu mezunuyum; ama yine de “Çocuklarla kaynaşabilir miyim?” diye düşünmeye başladım.
            Teneffüste birinci sınıf öğrencisi elimden tuttu. Şöyle bir baktı bana. “Sen müdür müsün?” dedi.Öğretmenim, öğretmenim diyen yavrular müdür sözünü nasıl algılar. O bir anlık bakışmada kendi kendime “Bu yavru ne düşünüyor acaba, benden beklentisi ne olabilir…vb ?” gibi düşünceler geçti aklımdan.  Büyüklerin beklentilerini az çok biliyordum; ama bu yavrucukların beklentileri…
           Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik Servisiyle temasa geçtim. Tüm Birinci Kademe öğrencilerimi teste tabi tuttum. Masterimi Sınıf Öğretmenliğinin geliştirilmesi konusunda yaptığım için benim de bu konularda az çok bilgim vardı. Onun için Rehberlik servisi ile iyi anlaştık. Zekâ düzeyi 90 larda olan 7-8 öğrencim vardı. Bunları da kazanmak istedim. Milli Eğitimin de yardımlarıyla bir özel sınıf açtık. Başka okullardan da 3-5 öğrenci geldi.  Özel sınıfı Eskişehir Anadolu Üniversitesinde kursa gitmiş olan bir öğretmene verdim. Bu çocuklarla da kaynaştım. Zaman zaman koşup yanıma gelirlerdi. “Müdür Bey şu kapı açık kaldı…”  Bunu özellikle yazıyorum. Bu çocuklara bile okulu sahiplenme duygusu veriyorduk.
 *
            Özel sınıf sıkıntıyı artırır tabi; ama böylesi konular bana sıkıntı vermez zevk verir. O gün bana demiş olsam bu anda böyle rahat yazabilir miydim.
            İşlerimi daha da artırdım. O sıralar okuma yazma kursları vardı. Katılım pek olmuyor dediler. Ben cami hocası ve muhtarla birlikte ( mevzuat gereği) toplantılar yaptım. Muhtarla birlikte mahalledeki evleri tek tek dolaştık. Sayısını hatırlamıyorum 2 sınıfı dolduracak okuma yazma bilmeyen bayan kursa başladı. Burada hoca hanımlardan söz etmeliyim. Cumartesi Pazar verilen bu kurslarda önceki yıllar hoca hanımlar görev almamıştı. Onlarsız bu işin olmayacağına ikna ettim onları. İki hoca hanım görev kabul etti. Kursiyer sayısı onların görev kabul etmesiyle arttı. Öyle güzel çalıştılar ki… Tabi yine isimlerini yazmıyorum. Benim her öğretmenim var gücüyle çalıştı.
            Bütün sınıfların eğitim meseleleriyle meşgul oldum. O zamanlar her öğretmen plan yapardı. Birinci kademenin planlarını yardımcıma verdim. İkinci kademe öğretmenlerin planlarını tek tek okuyup imzalardım. Arada da birinci kademeyi yoklardım. Öğretmenlerimin yanlışlarını bulmak için değil, onları geliştirmek için görüş ve önerilerimi bildirirdim.
            Eğitim meseleleri değil fiziki meseleler yoruyordu beni. Okul yeni yapılmıştı. Hemen okulun yanında dağ gibi toprak yığını vardı. Çocuklar zaman zaman bu tepeciklere çıkıyorlardı. Öyle korkuyordum ki; sanki üzerimde yük vardı. Koruma Derneği Başkanıyla İzmit Belediyesi başkan yardımcısına gittik. Olumlu bir netice alamadık. Sağlık olsun. İsteğimi ikinci defa söylemedim.  Ben böyleyim, evetse evet, hayırsa hayır. Önce tüm gerekçeyi, tüm ayrıntılarla anlatırdım. Verilen kararı değiştirmeye çalışmazdım. Çünkü ben de karar değiştirmezdim pek. Karar alıncaya kadar etraflı düşünürdüm,  Ama karar verdikten sonra, şartlar değişmemişse kararım da değişmezdi.
            Bir gün yardımcım yanıma geldi Belediye Başkan yardımcısının şehir dışından gelecek çocuğunu alıp alamayacağımızı sordu. Veliler arasında kimseye ayrıcalık tanımadığımı da bildiği halde sordu. Bahçedeki topraktan söz etti. Milli Eğitimin talimatlarını dışına çıkılmayacağını söyledim. Ne olursa olsun talimatlara uyacaktık.
 Bir gün sabahın erken saatlerinde baktım bahçede biri var. Yanına gittim.Bir belediye görevlisi elindeki telsizle birileriyle konuşuyor. Çok geçmedi makineler, kamyonlar çalışmaya başladı. Üstümden yük kalktı. Acaba başkan yardımcısı ne düşünmüştü. Çocuğunun alınmaması nasıl bir duygu yarattı da çalışmaları başladı. Hiç sormadım.
Teşekkür için yanına gittim. Kahve içtikten sonra kalkacaktım ki “10 dakika daha yanımda kal.”dedi. On dakika sonra “Senin vazifen mi ağır, benim vazifem mi? diye sordu. Gerçekten vazifesi ağırdı. Daha doğrusu olur olmaz isteklerle, şahsi iteklerle karşılaşıyordu. Evet dese bir türlü, hayır dese bir türlü.  Başkan yardımcısının niye böyle yaptığını az çok anladım. Demek ki bizim isteğimizi de diğer istekler gibi sandı.  Anti parantez olarak yazayım. Başkanın bu taktiğini zaman zaman ben de kullandım. Diğer okullarda da kullandım.  İşten güçten yakınanlara “ Beş dakika yanımda kal. “derdim. Adamlar kendi durumlarına şükrederek odamdan çıkarlardı.



(Sabahattin Gencal, 1987)

V
            Bir gün odamda  bir milli eğitim yardımcısıyla oturuyoruz. Masamdaki dolmakalem dikkatini çekmiş olacak ki “Sana bir dolma kalem alalım.Odanı döşeyelim.” dedi. Çiftli masa dolma kalemlerinden birinin uzantı sapı kırıktı. İşlev görüyordu; ama biçimi göze batıyordu. Fotoğraf çektirinde göze batmasın diye bu kalemle yazar gibi poz veriyordum. Müdür yardımcısına teşekkür ettim. Ve ekledim tüm öğretmenlerimin odalarını donatmadan, tüm eğitim malzemelerini tamamlamadan kendime bir şey almayacağım. Burada bir ilave daha yapayım. Bursa Eğitim Enstitüsü müdürümüz Pof. Dr. Ferruh Sanır Beyin sözlerini vasiyet gibi tuttum. “ Gideceğiniz okullarda eğitim malzemelerini tamamlamadan kendinize bir şey almayın. Gerekirse öğrenci sırasında oturun; israf etmeyin…” derdi. Tabi hocamızın vasiyetinden söz etmemiştim müdür yardımcısına.  Bu sözüm nasılsa Kocaeli valisi İhsan Dede’in kulağına gitti. Allah rahmet etsin vali bey öğretmenler odasını ve müdür odasını bir fondan yararlanarak donattırdı.

 Bu arada Milli Eğitim Müdürümüz Hayrettin Gürsoy ‘un aracılığı ile Lionslarla temasa geçtik.. Bir Fen laboratuarı yaptırdık. Daha önce de 15. Kolordu Komutanlığının yaptırdığı Atatürk köşesinden de söz etmeliyim.
          Temas ettiğim, yardım talep ettiğim kuruluşları saysam bitiremem. Bir ortaokul müdürü arkadaşıma gittim. O da benden sonra TODAİE bitirmişti. Beni daha çok anlayabilirdi. Kendisine dedim ki “ Benden beklentiler çok yüksek. Bir öneki okuldaki müdürlüğüm sırasında takdirname almıştım. Üstelik kamu yönetimi uzmanıydım da.” Sağolsun arkadaşım bir iki okul ismi verdi bana.  Ev ekonomisi ve giyim işlikleri için devletin verdiği malzemeleri depolarda saklıyorlarmış. Öğrenci mevcudu fazla olduğu için işlikleri dershane yaptırdılar. Durumu  milli Eğitim Müdürüne açtım. İki  atölye açtık o malzemelerle. Bir işlik malzemesi devler vermişti bize. Fabrikalardan temin ederek bir işlik daha açtık. İki işlik, iki atölye, iki laboratuar, kütüphane  derken okul rayına oturmaya başladı.
            Lionslar fen laboratuarının açılışı için tören arzu etmişlerdi  Bu arada Atatürk büstü de yaptırmayı düşündüm.  Eski binamızın önünde bir büst vardı. Ama yeni binanın önünde, merasim sahasında olması gerektiğini düşündüm. Koruma derneğinden, lionslardan ve bazı esnaftan yardım alarak büstü gerçekleştirdik.
  Projeyi tarifim üzerine ilkokul öğretmenlerimizden  birkaçı yaptı. öğretmenler, memurlar, hizmetliler, veliler hep birlikte çalışarak büstü yaptık. Eski büstü Atatürk köşesine koyduk . Atatürk Köşesindeki 15. Kolordu Komutanlığının verdiği büstü de kaidenin üzerine koyduk.
 Çok güzel bir açılış töreni yapıldı.Vali Yardımcısı, 15. Kolordudan komutanlar, Milli Eğitim Mensupları, Lionslar, davetliler, veliler ve öğrencilerin katılımlarıyla coşkulu bir açılış töreni oldu. Büst açılışı yanında fen laboratuarı da açıldı. Diğer atölyeler ve derslikler de gezildi. Tabi memnun oluyor insan. Hepimiz memnun olduk.
Ertesi gün ben daha çok memnun oldum. Vali beyimiz açılış töreninde başka yerde olduğu için bulunamamıştı. Ertesi gün okulumuza teşrif ettiler. Önce odamda  üç beş dakika konuştuk. Sonra öğretmen odasına geçtik. Donattırdığı odaları beğendi. Çalışmalarımızı beğendi. Bu arada öğretmenlerle sohbet etti. Sanki öğretmenler kurulundaymışız gibi oldu. Allah rahmet etsin bir milli eğitim müdürü gibi okullarla ilgilendi, müdürlerle, öğretmenlerle ilgilendi. Rahmetlinin zamanında Kocaeli’ndeki öğrencilerin başarı düzeyleri yüksekti.


İhsan Dede (Kocaeli Eski Valisi 1985- 1991)
(1931  – 2009)
Vali Beyin bu özel ziyareti çok memnun etti beni. Daha doğrusu hepimizi memnun etti. Bir önceki günde açılışı yapılan yerleri de gezdi. “İnsanın ne olduğu sorusundan belli olur.” derler ki doğrudur. Öyle sorular soruyordu ki sanki Milli Eğitim Müdürü, sanki bir eğitimci. Çok memnun oldum doğrusu. Verdiğim cevaplardan  onun da memnun olduğunu anlıyordum. Gerçi kırık kalemden hiç söz etmedi; ama bütün bunlara kırık kalemle ilgili olarak söylediğim sözler olduğunu der gibiydi. Öyle ya yukarıda yazdığım sözlerimi duyunca yardım elini uzattı. Bir eğitim harekâtının başlamasına neden oldu.
Rahmetlinin bana tam olarak inandığını, güvendiğini hissediyordum. Bana hiçbir şey söylemedi, ima bile etmedi. Ama bazı ip uçlarından bunu anlıyordum. Yukarıda sözünü ettim. Şikâyet üzerine inceleme yapıldı sonuç teşekkürle noktalandı. Şikâyetler durmadı. Yardımcılarımdan birinin demesini yazıyorum. Vali Bey bir ilçede kaymakamken samimi olduğu bir kişi okulumuzun semtinde oturuyordu. Samimiyetten istifade şikayet etti beni. Velilerin şikayetleri aslında övgü gibi oluyordu. Valiliğin talimatlarını nasıl harfiyen yerine getirdiğimin belirtisi oluyordu. Velinin talimatlardan haberi yoktu tabi. Benim keyfi bir iş yaptığım sanılıyordu. Vali Bey “ Ona biz karışmıyoruz. Ona 15. Kolordu Komutanlığı karışıyor.” gibi bir şaka yaptı. Sonuç olarak diyebilirim ki okulumdaki herkesin, birçok velimin güvenleri yanında üstlerimin güvenini de kazanmıştım. Bu güvenle daha çok çalıştık.

Sabahattin Gencal 15. Kolordu Komutanıyla,1987

VI

Hizmetlilerimden hiç söz etmedim. Onlarla da ilgilendim. Onları kurslara gönderdim. Dışarıdan sınavlara girmeleri için teşvik ettim. İşlerini tam moralle yapmaları için gayrette bulundum. Bu gayretlerim boşa gitmedi. Bir olayı anlatayım.  Milli eğitim müdürlüğü  emekliliğine az kalmış, randımanlı çalıştıramadığı bir hizmetliyi okulumuza verdi. Ben hiç itiraz etmedim. İlk geldiğim günler bir konudan yakınacak oldum.    “Seni zaten bunun için oraya verdik.” dediler. Ben de hiç şikayetçi olmadan, yakınmadan sorunları çözdüm. Tabi boyumu aşan konuları ilgili üst makamlara havale ettiğim de olmadı değil. Neyse gelelim mevzuya. Hizmetliyi karşıma aldım. Sohbet ettik. Balkonu bahçesine bakan bir evi olduğunu, bir torunu olduğunu öğrendim. Dedim ki “Kısa zaman sonra inşallah emekli olacaksın. Balkonundan bahçende çalışanları, torununu gönül rahatlığı ile seyredebilecek misin…” Sohbetimiz uzun sürmedi. Birkaç gün sonra yardımcım “ Bu adama ne yaptın?” dedi. Ekledi tuvaletleri temizlemeye başladı. Kendisini yormamalarını, tembihledim. Kendisi ağır iş istese bile hafif işler yaptırmalarını tembihledim. Sağ olsunlar herkes bana adım uydurmaya çalıştı. Canı gönülden çalıştı.
Öğretmenlerim mahcup olmamak için çalışıyor, üstelik beni üstlerime karşı, başkalarına karşı da mahcup etmemek için çalışıyorlardı.

  

Kocaeli Milli Eğitim Müdürü Sayın Hayrettin Gürsoyla , 1988
VII

Eğitsel çalışmalarımız da da amacına uygun olarak yürüyordu. Basketbol  ve atletizmdeki birincilikleri yine elimizde tutuyorduk. Bu arada senede iki temsil veriyorduk. Hiç unutmadığım sahneler oluyordu. I. Kademe öğretmenlerim birinci devrede okulda bir temsil hazırladılar. Milli Eğitim müdürü de yetkililer de beğendi.
İkinci devre Seka sinemasında bir temsil verecektik. Bu temsili de II. Kademe öğretmenleriyle hazırlıyorduk. Bundan önce çalıştığım okullarda bizzat yönettiğim bir oyunu oynayacaktık. En ince ayrıntısına kadar rol dağılımı yaptırdım. Çalışmalara başlattım. Ancak rahatsızlandım. Üç hafta fizik tedavisi için İstanbul Validebağ Hastanesinde yattım. Beri tarafta öğretmenlerim “Müdür Bey hastaneden çıkmadan tüm hazırlıklarımız bitmiş olacak “ diye bir karar aldılar. Hastaneden çıkar çıkmaz Seka Sinemasına gittik. Sinemanın soğukluğuna aldırış etmeden provanın tek izleyicisi oldum . Baltonun yakalarını kaldırdım, kasketimi de giydim sonuna kadar seyrettim. Sonunda sahnenin önüne geldim. Sağ olsunlar bana yakın olmaları için çömeldi hocalarımız. Bazı hususları belirttim, Sonunda da iyi olduğunu söyleyerek teşekkür ettim. Bir hoca hanımın “ohh” diyerek ayağa kalkması var ki anlatamam. Sonradan yardımcım anlattı eğer beğenmeseydim hoca hanım bayılabilirdi. O kadar kendini verdi.
Öğretmenlerimin böyle canı gönülden çalıştığı temsilin nasıl olduğunu söylemeğe gerek yok. Komutanlar da, mili eğitim mensupları da kısaca tüm davetliler de çok çok beğendiler. Çalıştıranların taltif edilmeleri için milli eğitime müracaat ettim. Sağolsular Milli Eğitim Müdürlüğü öğretmenlerimle birlikte bana da teşekkür belgesi verdi.
Öğretmenlerim ders teftişleri de iyi geçmeye başladı. Sene sonunda teşekkür belgeleri topluyorlardı.  Öğrencilerim de artık sınavlarda bir yerleri kazanmaya başladılar.
*
Aklınızdan geçiyordur. Bize roman mı anlatıyorsun diye. Bir müfettiş de aynı şeyi söyledi. Öğretmenler Kurulu tutanaklarını okuyordu.” Müdür Bey bize roman mı okutturuyorsun.” dedi. Malum bazı tutanaklarda sadece kararlar yazılıyor. Benim kurullarımda tüm konuşmalar, tüm görüşler, oylamalar ve alınan kararlar teferruatlı yazılırdı.
Müfettişlerden söz açılmışken onlardan da söz edeyim. Bir bakanlık müfettişi geldi. Odamda oturuyoruz. Zil çaldı cıvıltılar başladı. Müfettiş birinci kademe çocuklarına alışık değildi. Hiçbir şey demedim. “ Gel biz de bahçeye çıkalım.” dedim. Kabul etti. Bahçeye çıktık. Çocuklar etrafımı sardı. Ellerimden tuttular. Bu arada müfettiş el vermeyince onun da ceketinden tuttular. Müfettiş “Sen haklısın.” dedi. Ben bir şey demedim ki. Demek ki içimden geçenleri okudu ve “Sen haklısın.” dedi.
Yine bir başka bakanlık müfettişinden söz edeyim. Odamda konuşuyoruz. Ortak tanıdıklardan da konuşuyoruz. Müfettiş kendini her bakımdan yetiştirmiş. Benimle konuşmadan önce hakkımda bilgi de toplamış. Hülasa tam müfettiş. Bana dedi ki “Seni bakanlıkta görmek isteriz.” Tabi memnun oldum. Bir o kadar da buruk bir acı kapladı içimi. Ona diyemedim ki “ Ben  Bakanlık üst kadroları için yetiştirilmiş bir kişiyim. Devlet beni bir yıl izinli kabul etti.  TODAİE master yaptım. İki kademe de verdi. Ben görev talep etmemiş olsam bile bana “Senin için devlet masraf etti, görev almaya mecbursun.” diyecekleri yerde…
Bakanlık müfettişliği isteğim olmuştu. ‘Sınıf Öğretmenliğinin geliştirilmesi’ konulu bir tez hazırlıyordum. Türkiye çapında olsun istedim. Ama dilekçeme cevap bile vermediler.
Türkiye’de İstanbul, Ankara ve İzmir dışında yapılan ilk alan araştırması olan araştırmamı İzmit, Kandıra ve Bahçecikte yaptım. Kandıra yordu beni biraz. Arkadaşlarım niye Kandıra’da yaptığımı sordular, “Daha yakın bir ilçede mesela Gölcükte yapsaydın.” dediler. “Kura çektim Kandıra çıktı .” dedim. “Kura noter huzurunda mı çekildi, kura çekilirken kimse var mıydı ?” diye sordular. Kimse yoktu tabi.“Kura da Gölcük’ü çektim “ diyebilirmişim. Beni biraz saf buldular, ben de onların sözlerini düşünerek bilimsel araştırmalardan şüphelenir oldum. Demek ki tam objektif olmayabiliyor. Uzatmayalım. Müfettişe sadece teşekkür ettim. İçimden geçenler bende kaldı. Arada bir bunları anlattığım oldu; ama ilk kez kağıda döktüm.
Bir başka zaman okulumuza bir müfettiş geldi.Ben yoktum. Okuldan ayrılırken “Ben bu müdürü görmek isterim” dedi. Bir lisede olacağını da ekledi. Ertesi gün yanına gittim. Teşekkür etti. Konuştuk. Acaba hayal kırıklığına uğramış mıdır? Bu müdür mü bunca şeyi yapıyor falan geçmiş midir içinden? Kim bilir?
Yazımın başında hemşire hanımın hayal kırıklığında söz etmiştim.  O hayal kırıklığı açık açık seziliyordu.  Müfettişte öyle bir değişiklik yoktu. Ama içimden acaba diye geçmedi değil.
           
Aslında sadece Kırık Kalemi anlatacaktık. Kırık kalemin başlattığı eğitim harekâtını anlatmaya kalktım. Bu arada kırık kalbimden de dolayısıyla söz ettim. Zamanında yetkililere duyuramadığım sesimi satır aralarında yazıya çevirdim.  Milli Eğitim Bakanlığının emaneti ehline vermediğini ima ettim. Başka ne yazacaktım. Şimdi kırık kalemim de yok. Kalbimde kırık değil. Kardiyologa gittim geçende. Baş parmakla işaret yaptı. Mükemmel. Kardiyolog biyolojik olarak mükemmel buldu kalbimi. Psikolojik olarak da okuyucular karar versin…
Hiç böyle sonuçlandırmazdım yazılarımı hayırlara gitsin.
Sevgi ve saygılarımla.
Sabahattin Gencal, Başiskele, 21. 11. 2010      

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder