6 Temmuz 2012 Cuma

Helal Sana Şef


Sabahattin Gencal Erzurum - Ilıcaya bağlı Tebrizcik Köyü ilkokulunda
(sağda oturan), 1962

                                 
I


Bu ne sevgi bu ne bağlılık. Hayallerimi aşan, çok aşan bu durumu tarif edemem. Vali Beyin bile halledemediği devamsızlık problemi nasıl halloldu? Bende bir olağanüstülük yokken ne oldu da böyle oldu?
Bir ihtiyar anlattı: Önceki öğretmenin beşinci sınıfta bir kardeşi varmış öğrencilerini ona bırakır kahveye gidermiş öğretmen. Veliler de çocuklarını okula göndermezmiş. Bütün sihir kahveye gitmememde, okulda kalıp çocuklarla meşgul olmamdaymış.
Çocuklar gidince boşlukta kalıyordum. Gece bastırınca tedirginliğim, korkum artıyordu. Öyle ki yakında-ki değirmenin gürültüsünden de, söylemesi bile zor, korkuyordum. 19 yaşında korkulur mu? Korkuyordum işte.
Böyle bir anda kapı çalındı. Üç kişi kapıda. Beni dışarı çağırıyorlar. Bir şey konuşacakmışız. Araziye çıkılır mı gece vakti? Ya başkaları da varsa? İçeri aldım onları. Üç kişiye karşı koyulamaz mı? Can bu, koyulur elbet. Arkamı duvara verdim. Ekmek bıçağı ve tornavidayı hazır hale getirdim…
Bu taktikleri şimdi hatırlayınca bazen gözüm yaşarıyor, bazen gülüyorum. Traji komik kısaca. Ama taktik savaşını kazandım. Ertesi gün “çifte tabancalı öğretmen”e çıktı adımız. “Bende tabanca yok.” diyordum. İnanmıyorlardı. Ama ben de rol yapıyordum doğrusu. Sanki varmış da, gizliyormuşum gibi “yok”  diyordum.Tabancam yoktu, ama tabancanın dilinden çok iyi anlıyordum. Rahmetli babam ben küçükken tabanca ve tüfek kullanmasını öğretti bana. Sık sık da atış yaptırdı.      “Öğren , fakat taşıma.” derdi. Tabancanın dilinin bazen mermisinden daha ekili olduğunu o zaman anladım.
“Çifte tabancalı öğretmen”in halk üzerindeki saygınlığına diyecek yoktu. Öğretmenin farkı fark edilmeğe başlandı. Yaşımın hepsinden küçük olmasına rağmen başta jandarma çavuşu olmak üzere nahiye müdürü, postacı ve kara yolları şantiyesindeki teknisyen ve işçiler tarafından da sevildiğimi ve sayıldığımı hissediyordum. Bu sevgi ve saygıyı kesinlikle istismar etmiyordum. Çocukların, halkın yetişmeleri için, ilerlemeleri için bu sevgi ve saygının gerektiğine, sevgi ve saygının gıdam olduğuna inanıyordum.                        


II


Hafta sonları Muş’a giderdim. Ağanın minibüsüne, dolmuş olarak çalıştığı zaman binerdim. Ama minibüsü hususi kaldırmazdım hiç. Bir gün Muş’a giderken trafikçiler yakaladı minibüsü. Ağanın oğlunun ehliyeti mi yoktu ne… Trafikçiler fena sıkıştırıyor. Yolcular benim trafikçilerle konuşmamı istediler. Öğretmeniz ya, saygınlığımız var ya, yok demedik; ama ne konuşacaktım. Trafiğin T’sinden anlamam. Sonra trafikçiler beni ne tanır…. Neyse yanlarına vardım. Böyle böyle dedim. “Trafikten anlamam, ehliyet var yok bilmem. Sonra ağa da bana kızgın. Ne var ki yolcular bu işi halledeceğimi sanmışlar, beni göndermişler… takdir sizin …” gibi bir şeyler söyledim. Bu küçük öğretmenin içtenliğine inandılar, ağanın oğlunu terlemekten kurtardılar. Benimle ilgili de bir iki lâf ettiler.
Bu hadise ağayı da biraz yaklaştırdı bana. Minibüsünün her an emrimde olduğunu bildirdi. Ama ben hiçbir zaman hususi binmedim. Son zamanda az kalsın biniyordum. Binmiş olsaydım bütün yaptıklarımı, bütün ettiklerimi alıp götürürdü minibüs. Beni de alıp götürürdü, yok olurdum. Yok olmamamı bir şefe borçluyum. Kısaca anlatayım:
Ziyaret Nahiye’sine gelişimin yedinci haftasında, evet sadece yedi haftada yukarıda değinilen etki doğdu. Bir haber aldım: Eğitim Enstitüsü yazılı sınavını kazandım. Sözlü sınava gitmem gerek. Sınav tarihinde (1962’ nin Ağustos ayında, gününü tam hatırlayamıyorum) Bursa’ya yetişmem için de o gün Muş’ta olmam şart.
Solhan’da yol kapalı. Araç gelmiyor. Nahiyeden de yarın sabah kalkacak minibüs. Şimdi ne yapacağım? Ağanın minibüsünü hususi kaldırsam problem hallolacak, tabi öğretmenlik de… Öte yandan okumayı da çok sevi-yorum. Eğitim Enstitüsüne gitmek istiyorum.

( Tankerin fotoğrafı beynimde. Yukarıdaki fotoğrafa tam benzemiyor.)

Nasıl bir ikilem içindeyim anlatamam. Bu “an”ı “İdeal öğretmen, çifte tabancalı öğretmen zor durumda” diye senaryolaştırmak bile olabilir. O sırada Kara yolları şantiyesinden bir tanker Muş’a gitmek üzere. Şoför mahallinde bir kaç kişi var. Bir de, ister inanın ister inanmayın, boş tankerin içinde de bir çok kişi var. Birden karar verdim: Tankerin içine girecektim. Şef, ismini hatırlayamıyorum, “olmaz” dedi. Olmaz mı? Gidemeyecek miydim? Onun olmaz demesi, “Şoför mahalli varken tankerin içi olmaz.”  demekti. ..

III

Kendi yerini bana veren Şef, 1988 24 Kasımında, bütün öğretmenler huzurunda, gıyabında sana “Helâl olsun şef” diyorum.
Beni ağaya muhtaç bırakmadın.
Beni yavrularımın karşısında, velilerimin karşısında mahcup etmedin.
Sen benim şahsımda öğretmenin saygınlığını tankerin içine sokmadın, yerin dibine batırmadın. Helâl olsun Şef…
            Derince, 1988

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder