6 Temmuz 2012 Cuma

Dedem Ali Osman Gencal


Dedem Ali Osman 

Hayatımızda en yüce, en güçlü ve faydalı dayanağımız, ana baba evinden kalma hatıralarımızdır. (Dostoyevski)  


"Zamanım yoktu; uzun yazdım"der, adını çıkaramadığım bir yazar. Kısa, özlü, etkili yazmak için zaman gerektiğini vurgulamak için söylenilmiş bu sözü zaman zaman hatırlarım.  Kısa yazma kuralı  hemen hemen her tür yazı için, özellikle günümüzde geçerlidir.  Kimi eleştirmenler okuyucunun 150 kelimeden uzun yazıları okuyamadığını  yazmaktadırlar ki bu doğrudur. Bu doğruyu bilmeme rağmen, zamanım da olmasına rağmen uzun yazdım.
Uzun yazdım diyorum; ama aslında çok kısa yazdım.
Yazı konusu olan dedem öyle bir kaç romana, bir kaç tasavvuf kitabına sığmaz.
Biz 5-6 sayfaya sığdırdığımızı iddia etmiyoruz; edemeyiz de.
Bu uzun yazıya uzun giriş yazmamızın nedeni okuyucuyu uyarmaktır:
Bu yazı tarih değil, bu yazı bir biyografi değil, öykü değil, anı değil, makale hiç değil. Başka deyişle söyleyelim bu yazı göz gezdirilme ile sindirilecek bir yazı değil.
Onun için diyoruz ki, zamanınız yoksa  okumaya hiç başlamayın.
Yok, zamanım var diyorsanız sizlere iyi okumalar diyorum.
Yararlı olması umuduyla...



I
           
Büyük bir aileydik.
            Dedem, baba annem, amcam, amcamın eşi ve çocukları, halam, babam, annem ve kardeşimle hep birlikte bir evde kalırdık.
            Evimiz Trabzon ili Dernekpazarı ilçesine bağlı bir orman içi köyü olan Akköse köyündeydi.

Büyük aile sıcaklığını, 50-60 yıl geçmesine  rağmen hâlâ içimde hissediyorum. Hiçbir zaman ölçmediğim, ölçemediğim bu sıcaklık, bir benzetmeyle söyleyelim: ihtimal, vücut sıcaklığım kadardır; yani 36- 37 derecedir.
            Bazen geçmişe özlemim arttığı zaman ateşim yükseliyor demektir. Ateşim yükseldiği zaman ne yapabileceğimi düşünürüm.

            Sıla-i rahimden olan ata yurdunu ziyaret ferahlık verir insana.Doğrudur. Ama İzmit’ten Trabzon’a gitmem öyle kolay olmuyor ki. İnşallah Allah kolaylık verir de…

            Yazmak da ilâç gibi, antibiyotik gibi olmalı. Bu sıkıntıdan kurtulmak için yazmalı.

            Çok değil 7-8 sene önce anılar bir film şeridi gibi geçerdi kafamdan. Mekânı görürdüm, insanları ve olayları görürdüm. Küçüklüğümü tekrar yaşardım. Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum tabii. Psikologlar hastalarını zaman çizgisinden geriye doğru yürütüyorlar, kişinin  fobisinin nedenini bulup düzeltiyorlarmış. Hipnoz da ayrı bir konu. Benim sözlerimi bunlarla karıştırmamak gerek. Ben bayağı film izlemiş gibi olurdum. Ama şimdi?
            Unutkan oldum. Yakını hepten unutuyorum. Uzağı yani geçmişi şöyle böyle hatırlıyorum. Anlayacağınız film seyredemiyorum; ama film şeritlerindeki kareleri görür gibi oluyorum.
            Psikologlar arşivden söz ederler. Gördüklerimizi, duyduklarımızı hemen kaydederek arşive atarmışız. Benim arşivim düzemliydi. Ancak belki rahatsızlığımdan, belki ihtiyarlamaya başladığımızdan arşivime su bastı. Her şey karmakarışık oldu. Bu karışıklıktan birkaç sayfayı olsun kurtarmak istiyorum. Öncelikle de dedemi anlatmak istiyorum. Daha doğrusu dedemle beraber olduğumuz zamanlardan kalan duygu ve düşünceleri anlatmak istiyorum; yoksa dedem romanlara sığmaz…

            Rahmetli dedem Ali Osman Gencal sağ olsaydı kendisini anlatmamı istemezdi sanırım. Çünkü hayatta hep gizledi kendisini. Hep arka planda yaşadı. Çok sade, çok doğal, çok düzgün yaşadı. Övgüyü hiç sevmezdi. Hatta yerilmesine, sanki memnuniyet duyar gibi ses çıkarmazdı.
            Ben dedemi anlatmaya çalışacağım. İnşallah yanlış yapmamış olurum.

            Bir kişi yaşadığı mekândan, iklimden, çevresindeki kişilerden, olaylardan soyutlanarak anlatılabilir mi? Her halde anlatılamaz. Onun içindir ki dedemi anlatırken yöremizi ve büyük ailemizi de anlatmış olacağım.
            Bir zamanlar hep beraber yaşadığımız kişilerden hayatta 83* yaşındaki annem var, (* Annem Yeter Gencal da 2007'de vefat etti.)63 yaşındaki ben varım. Bir de benden 3-5 yaş küçük olan amcamın iki kızı var. Büyük ailemizin çoğu fertleri kabirlerindedirler şimdi.
            Ailemiz ayrıldıktan sonra amcamın üç oğlu, iki kızı daha oldu. Benim de üç kız kardeşim oldu. Tabii bunlar büyük aile havasını teneffüs etmemişlerdir. Kim bilir, kendi havalarındadırlar…

            Herkes kendi havasında mıdır? Bir bakıma doğrudur bu. Her insan dünyada eşi görülmemiş, görülmeyecek biricik varlıktır. Ancak soyumuzdan aldığımız genlerin tesiri, aile ortamı, çevre, iklim… vb. tesirler altında kaldığımız da doğrudur. Yani büyük ailemizi amcamın çocukları da, kardeşlerim de, çocuklarım ve torunlarım da tanımalı. Bu anıları okumalı.

            Herkesin benzer anıları olabilir. Anılar anıları çağrıştırabilir ve de dolaylı olarak yararlı olabilir.Yani okumak gereksiz değildir.
            Zorunlu okuma yorar insanı. Kimseyi zorlamaya hakkımız yok. Ama em azıdan soy ağacımızdan birkaç dalı tanımak için daha önce yazdığım dörtlükler okunmalı, açıklanmalı, yorumlanmalı…

 Atalarımızın Mirası

Büyük dedemiz Hacı Mehmet Efendi
Hocaların ve sultanların bülendi
Lakabını biz şerefle taşıyoruz
Allah’a şükür dini yaşıyoruz.

Dedemiz Alosman hem Ali hem Osman
Anlayanlar için adam gibi adam
Uzun müddet felçli yattı sızlanmadan
Dedemiz Alosman hem çiftçi hem çoban.

Babamız Mahmut garip yoksul yaşadı
Elli yaşındayken dünyayı boşadı
Mahalle bakkalı kanserden vurgundu
Tüm tanıdıkları ondan çok memnundu.

Ataların mirası genlerimizde
Onların izinden gidiyoruz biz de
Her an onları rahmetle anıyoruz
Allah’a şükür onurla yaşıyoruz.
Sabahattin Gencal
28. 08. 2004




II

           Alayısa
TV ekranından Doğu Karadeniz dağlarını seyrediyorum. Başı dumanlı, dorukları karlı, yemyeşil elbiseli dağları seyretmek bile hoşuma gidiyor.
            TV sunucusu bir araba ile dere yukarı şoseyi takip ederek ta doruklara çıkıyor. Köylülerle röportajlar yapıyor; vadileri, köprüleri, değirmenleri, ilginç yerleri görüntülüyor. Doruklardaki yayla şenliklerinden söz ediyor…
            Hafızamdaki ekrandan da dağları izliyorum. Doğup büyüdüğüm; eteklerinden doruklarına dek yaya çıktığım; köyüne, mesiresine, yaylasında yatıp kalktığım; havasına, suyuna doyamadığım dağları izliyorum…
            Baharlarda başka, yazlarda başka, kışlarda başka özellikleri taşıyan; ormanında, merasında, tarlasında, çayırında, otlaklarında insanımızı, hayvanımızı, kurdumuzu kuşumuzu barındıran dağları izliyorum…
            Ve her yerde rahmetli dedemi görüyorum. Kasabada, köyde, mesirede, yaylada… her yerde O var. Ve de aynı anda var…
            Hafızamdaki ekranda dağ gibi dedemi görüyorum. Sevgisi dağ gibi, dürüstlüğü, adaleti dağ gibi dedemi görüyorum.
            Bu anda gördüklerimi anlatmak zor. Ancak 13 yaşıma dek gördüklerimi anlatabilirim belki. Küçüklükten sadece gözlemler kaldı. Ama zamanla bu gözlemleri yorumlaya bildim. Küçüklüğümde dedemi gördüm; O’nu ancak büyüyünce tanıyabildim.
            Hafızamdaki arşivden görüntüler çıkarmak öyle kolay olmuyor. Onun için ilkin şöyle genel bir çerçeve çizmeğe çalışacağım.

            Trabzon ili Of ilçesinin batısından Karadenize dökülen Solaklı deresinden yukarı doğru ilerliyoruz. Birkaç belde geçtikten sonra 25. km. de Dernekpazarı’nda duruyoruz. Burası yeni ilçemiz. Daha önce Çaykara’ya bağlıydı köyümüz.
            Bu noktada Solaklı’ya Aksilisa deresi katılıyor. Bu kez Solaklı’yı besleyen Aksilisa deresinden yukarı çıkıyoruz. Buralarda yollar dere kenarlarında yapıldığı için dereyi takip etmekten söz ediyoruz.

Akköse Köyü
( İlk ev dedemin amcası, aynı zamanda kayınpederi Hacı Hüseyin Ağa'nın konağı, İkinci ev dedemin diğer amcası Hacı Emin Efendi'nin evi, üçüncü ev dedemin bacanağının evi, dördüncü evin bulunduğu yerde dedemin evi vardı. Amcamın oğlu eskiyen bu evi yıkarak fotoğrafta sadece çatısı görülebilen evi yaptırmıştır.)

            Dernekpazarının 4-5 km. yukarısında V şeklinde vadinin iki yamacında kurulu bir köy vardır. O köy bizim köyümüzdür. Vadinin güney yamacındaki Lişo mahallesindeki evde otururduk.


Akköse Köyü Lişo (Yeşil Alan) Mahallesi
(Evimiz dedemin evi ön sırada bulunan evlerin arasındaydı)
           
            Kışları bütün yöreyi, dağları karlar kapladığı zaman köydeki evimizde otururduk  Dedem sığırları çeşmeye götürüp getirir, odun keser, ufak tefek tamir işleriyle uğraşırdı. Başka deyişle kış mevsimi dedemin dinlenme mevsimiydi.
Akköse mesirelerinden...
            Karlar eriyince, dedem Altıparmaktaki mesire evimize çıkarırdı sığırları. Kendisi yarım saatlik mesafedeki köyümüze gidip gelirdi. Bu sıralarda tarlaları da bellerdi.
            Bu arada belirteyim, o zamanlar şimdiki mevsimler, aylar gibi kavramlardan haberimiz yoktu. Bizim için mevsimler kış, bellemekler, kazmaklar, kihanlar, çayır kesmekler, biçmekler…vb. idi.
            Bellemeklerden sonra bir müddet güneşlenen, hava alan tarlalara gübre serilirdi ve kazmaklar başlardı. Kazma işini kadınlar yapardı. Ancak dedem bazen ekin ekme işini de yapardı.
            Ancumahta (Altıkardaşta ) bir komumuz vardı. Karlar eriyince oraya çıkardık. Sonra da Alayısadaki yaylamıza. Kısaca dedem karları takip ediyordu. Karlar eriyince önce o çıkıp evleri gözden geçiriyor, gerekirse damları aktarıyor sonra bizi çıkartıyordu.
            Kihanları da kadınlar yapardı. Çayır kesme işini de dedem yapardı. Otları kurutma, horom yapma (bağ yapma) ve taşıma işlerini de kadınlar. Biçme işini dedem, deste yapma, mısırları ayırma işini kadınlar; odun kesme işini dedem taşıma işini kadınlar… Kadınlar derken annem, yengem ve baba annemleri kastediyorum.
            Babam yok muydu, amcam yok muydu? Onlar gurbete çıkarlardı. Çayır kesmeklerde gelirlerdi gurbetten. Misafir gibi kalırlardı. Bazen çalıştıkları da olurdu.
            Bellemek, kazmak, ot taşımak, yaprak taşımak (Hayvanların altına sermek için), değirmenlere gitmek, iplik eğirmek, dokumak… vb. gibi işler de vardı. Kısaca dişimizle tırnağımızla topraktan rızkımızı çıkarırdık. Doğayla çok çetin mücadele ederdik…
           

            TV ekranında dağları izlemek ne kolay ne güzel. Yolun, suyun, elektriğin olmadığı; TV’nin, radyonun, elektrikli ev araç gereçlerinin olmadığı zamanlardaki yaşantımız, bence daha da görülmeğe değerdi.
            Ben hafızamda, Akköse köyümüzdeki 1945- 1955 dönemini görüyorum. Görmekten söz açılmışken bir ara not yazayım.
            Dün ( 26 Haziran 2006 Pazartesi günü) bürodaydım. Oğlum Ahmet telefon etti bana. Söz arasında “Deden gözlerine bakarak çocuklarını ve torunlarını görüyordu…”dedi.
            “Allah Allah”  dedim içimden. “Tam dedemi yazarken…”  “Bu sözde bir iş var, bu sözü düşüneceğim, yazacağım.”dedim. Meğer Ahmet daha önce annesine telefon etmişti. Benim dedemi yazdığımı öğrenmişti…
            Dedem gözlerime bakar mıydı? Bende ne görürdü? Benim çin ne düşünür, neler hissederdi? Bilemem tabii. Ama dedemin göz bebeği olduğumu söyleyebilirim.




III
           
“İnsan zaman içinde değil, zaman insanın içinde yaşar.”diyen Bergson ne demek istemiştir?
            Benim yirmi birinci asrın başında değil de, yirminci asrın ortasında yaşadığıma mı işaret etmiştir?
            Artık ihtiyarlamağa başladığımı, anılarımı baston gibi kullandığımı mı?...
            Zamana uyamıyorum. Sık sık geçmişe kaçıyorum.

            Şimdi dedemin yanındayım. Evimizin çiftesindeyiz. (Çatı katına “çifte” derdik) Çifteye mısırları, odunları ve bazı eşyaları korduk. (Otları merenk denilen yere korduk.)

            Ayvan (balkon) kapısı açık. Kış güneşi çifteye giriyor; ısıtıyor, hafifletiyor bizi.
            Dedem büyük bir duvar halısı astı. Odun yığınları ve diğer kıvır zıvır arkada kaldı. Bulunduğumuz yer balkonlu bir oda gibi. Bulunduğumuz yer bir mabet gibi.
           
Bir post üzerinde kıbleye karşı bağdaş kuran deden Kuran okuyor sessizce. Birilerinin yanında sesli okumazdı. Yalnızken sesli okurdu. O zamanlar yanına girmezdim. Huşu ile dinlerdim kendisini. Ne zaman Kuran sesi duysam dedem aklıma gelir.
            5-6 yaşlarında bir çocuk nasıl dakikalarca sessiz ve hareketsiz kalabilir? Bayağı uslu bir çocukmuşum. Düşünüyorum da, demek ki dinlemesini o zaman öğrenmişim. Demek ki ilk öğretmenim dedemdi..

            Nasıl bir öğretmendi dedem? Öyle ya, sözlü olarak tek bir nasihat bile vermedi bana. Bir elif bile öğretmedi… Ama dinlemesini öğretmiş oldu bana, çok şey verdi bana. Daha yeni idrak edebiliyorum bunu. İlk öğretmenim dedemdir benim.
            Ayvandayım, çevreye bakıyorum. Çocuk beynimle, çocuk kalbimle gözlüyorum. Ne o kışlar, ne o güneşler…
Çatılardan sarkan buzlardan sızan damlalar; komşuların tarlalarında kızakla kayan çocuklar; kardan adam yapanlar, kar topu oynayanlar; komşunun ayvanından karlara atlayanlar; camiye gidenler, camimin altında oturanlar…
            Dedem Cuma günleri ve bazı günler dışında caminin altındaki odada oturmazdı. Vakit namazından sonra doğru eve gelirdi. Çevrede pek görülmezdi. Hatta ayvana bile çıkmazdı. Ayvanın kapısını açar iç kısımda otururdu.
            Dedem , beni kendisine çeken bir mıknatıstı sanki. Ne kadınların iplik eğirirken yaktığı türküler, ne sohbetler, ne masallar çekerdi beni. Gerçi tüm dinlediklerimi hafızama alırdım; kar topu da, körebe de, ateşli de oynardım; kuş kapanı da, kardan adam da yapardım; ama öyle işte, fazla açmazdı beni bunlar. O sessiz adamın, o düşünen adamın, o yalnız ve yabancı adamın yanında bulunmak haz verirdi bana. Bunun sebebini o zaman da anlamazdım, doğrusu şimdi de pek fazla anlayamıyorum. Aramızda maddi bir araç yoktu; ne para, ne şeker, ne kurabiye, ne şu, ne bu…Çok fazla kucağa alıp sevme de yok. Ama dedemin, bana bakarken, beni okşayıp öperken yüzünün aldığı şekil, gözlerindeki ifade… Kısaca diyorum, dedemde beni çeken bir mıknatıs vardı.
            Zaman zaman çifteye çıkardım. Bazen Kuran okurken görürdüm onu, bazen büyük bir sandıktaki altın yaldızlı kitapları karıştırırken, bazen bir bohçayı açarken görürdüm onu. Bazen de küçük bir ayna ile küçük bir makas görürdüm elinde…
            Gördüklerime bir anlam veremezdim. Ama şimdi her eşyaya, her harekete sadece hayal gözüyle değil, bir dedektif, bir psikolog gözüyle bakmaya çalışıyorum…




IV
           
Bir elinde makas, bir elinde ayna… Dedemin, sık sık sakallarını, bıyıklarını düzelttiğini belirtmek için yazdım yukarıdaki cümleyi. Şairin, bazılarını kınamak için yazdığı “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna/ Umurunda mı dünya…” mısralarını da hatırladım
            Dünyayı umursamaz mıydı dedem? İlk bakışta öyle gözüküyordu. Geçmişe ve olmuşa üzülmez, gelecek için kaygı duymaz gibiydi. “Gibiydi.”diyorum; çünkü O’nun iç dünyasını az çok seziyordum.
Dedemin ağladığını hiç kimse görmedi; ama ben gördüm. Çocuk felci hastası olan 3,5 yaşındaki kardeşim Rıfat ölünce dedem evden çıktı. Issız bir yerde ağlamaya başladı. Gözlerinden ve burnundan yağmur damlaları gibi yaşlar akıyordu. Demek ki dedem de ağlarmış, üzülürmüş.
Dedemin ağladığını hiç kimseye söylemedim. Bana her hangi bir tembih yapılmamıştı. Ama ben, sanki aramızda gizli bir anlaşma varmış gibi, dedemin gözlediğim hiçbir hareketini hiçbir kimseye söylemezdim.
Gelecekle ilgili korkusu, kaygısı yoktu şüphesiz. Ama işini elinden geldiğince yapar, gerisini Allah’a havale ederdi. Böyle “an”ı yaşamasını bir çokları kınamıştır. O’nu kınayanlardan biri olan, eşim Nurhayat’ın amcası Hacı Abdullah Efendi : “Tarikata girdikten sonra her sohbette, her derste Ali Osman amcamı hatırladım, O’nu gördüm.”derdi.
Dedem tarikatçı mıydı? Bilmiyorum. Bildiğim, O hiçbir şeyhe gitmemiştir, hiçbir tarikatçıyla beraber olmamıştır. Ama ibadetleri, yaşantısı  bir başkaydı. “Bir başkaydı.”diyorum; çünkü ben de bugüne kadar bir tarikata girmediğim için bir hüküm veremiyorum.
Geleceği düşünüp düşünmemesinden, dünyayı umursayıp umursamamasından söz ettik. Umursamaz olur muydu. Ancak bu konuya farklı açılardan baktığını söyleyebilirim.
Altıkardaş düzünde sığırları otlatırken, elimden tutarak gezdiriyordu beni. O sırada geçen bir uçağı sormuştum ona. Tayyare olduğunu söyledi, açıklama yaptı. Bu sırada sözü tarihe getirdi. Japonların fedakârlıklarından, Türklerin kahramanlıklarından, Almanların tekniğinden bahsetti…
Dünya umurunda olmayan bir adam torununa bu konuları anlatır mıydı? Bu sözleri çivi gibi çakıldı kafama…
Dedemin bana başka söyledikleri de vardı belki; ama ben hatırlamıyorum.
Sözler, sesler silindi hafızamdan; ancak görüntüler az da olsa, soluk da olsa duruyor kafamda.
Dedemi sakallarını, bıyıklarını düzeltirken görüyorum.
Beyaz sakalları ne uzundu, ne kısa. Büyük burnunun altını çizen ince bıyıkları da yakışıyordu kendine.
Uzuna yakın orta boyluydu. Ne şişmandı, ne de zayıf. Çok kuvvetli olduğunu söylerlerdi.
Yamalı gezerdi dedem. Ceketinin kol dirsek kısımlarını; pantolonunun arka kısmını ve diz kapak kısımlarını  yamardı. Soğuktan korunmak için yamadığını söylerdi soranlara. Ama asıl sebebi başkasından öğrendim.
Dedem çok şık giyinirdi. Bir gün tanıdığı, saygı duyduğu bir ihtiyar gördü. Yamalı elbise giyen ihtiyara, onu kırmadan nazikçe sormuş; “Bey amca, varlıklı birisin, bilgilisin. Zaruret olmadıkça yamalı gezmemek gerektiğini de bilirsin. Böyle yamalı gezmenin sebebini anlayamıyorum…”
İhtiyar adam “Bakın, zenginliğimden, saygınlığımdan söz ediyorsun. Her kes de öyle biliyor, öyle bilecek… Demek ki beni kılık kıyafetime göre değerlendirmeyecekler…”mealinde bir şeyler söyledi. O zamandan beri dedem de, kasabaya inerken giydikleri hariç bütün elbiselerin yamamaya başladı.
Yamalı; ama çok temiz giyinirdi. Birkaç sene önce anneme sordum; “Dedemin, çarığında, çapulasında, lastiğinde; pantolonunda çamur gördün mü? Elbisesinde bir kir, bir leke gördün mü? Şöyle bir düşündükten sonra “Görmedim.”dedi.
Tarlada, çayırda, bayırda çalışan adam çamurlanmaz mıydı hiç. Mutlaka kimse görmeden silerdi çamurları. Nasıl ki sakallarını kimse görmeden düzeltirdi, çamurları da…
*
Çatıda balkonun önünde, bir postun üzerinde bağdaş kuran dedem gitmiyor gözümün önünden. Ocak başlarında da, odada da böyle otururdu. Başı öne eğikti. Elinde tespih görmedim. Tespihi parmaklarıydı her halde.
Arada bir kalkar başka işlerle uğraşırdı. Bir defasında bir bohça açtığını gördüm. Bohçada basma, pazen, amelikan  bezi … vb. gibi şeyler gördüm. Sonradan öğrendiklerimi de bir araya getirerek durumu kavramaya çalışıyorum. Bu bohça pazarcı bohçasıydı. Dedem Pazarcı mıydı?

Dedem Ali Osman Gencal'ın pazarcı sertifikasındaki fotoğrafı

Dedemin amcası, aynı zamanda kayın pederi Hacı Hüseyin Efendi ve çocuklarının Erzurum’da Taş mağazalarda dükkânları vardı. Fransa’dan konfeksiyon ithal edip satarlardı. Dedem askerliğini Erzurum’da yapıyordu. Kayın pederine gidip geliyordu. Bu sıralarda çalışma teklifi aldı; ama kabul etmedi. Ancak pazarcılık yapma ruhsatı aldı. Aldı ya beceremedi. Zaten kurtuluş Savaşı sıralarında kayın biraderleri de iflas etmişlerdi. ( Kayın biraderlerinin torunları bugün sayılı tüccarlardandır. Dedemin torunları olarak az çok ekmeğimizi kazananlardanız. Allah'a ne kadar hamt etsek azdır.)
Dedemin pazarcılığını da görmedim. Daha sonra bohçayı da hiç görmedim. Ancak kitap sandığını sık sık görüyordum.
Çatının bir köşesinde bulunan sandığı balkonun önüne çekerdi. Karıştırırdı kitaplar. Okur muydu? Nemden mi korurdu?
Ben okula yazılınca bu kitapları da dağıttı. Dedemin babası Hacı Mehmet Efendiden kalan bu son kitaplar da dağıtılmış oldu.
Manevi değerleri ölçülemeyen bu altın yaldızlı, tarihi antika eserlerin maddi kıymetleri çok fazlaydı.
Dedem bu kitapları karıştırırken ne düşünürdü acaba? Babası Hacı Mehmet Efendiyi hayal eder miydi?
Dedemin düşünce ve duyguları, hayalleri kendisiyle birlikte gitti. Ama benim duyduklarım gitmesin istiyorum. Bize “Hacı Mehmet Efendiler” dedirten âlimle ilgili çok az şey duydum.
                                  


V

Hacı Mehmet Efendi İstanbul’da bir medresede müderristi (Profesördü) Sarayda sultanlara öğretmenlik de yaptı. Daha önce Edirne Selimiye Camiinde imamlık da yapmıştı.
Ne olmuşsa ayrıldı İstanbul’dan
Bayburt’un bir köyünde vaaz verirken cemaatten biri çok uzatmamasını söyledi. O da “Yarın ikindi namazında, Cumavank köyünde cenazeme bekliyorum.” Diyerek vaazını kesti. Gerçekten ikindi namazında cenazesi kaldırıldı. Allah rahmet etsin.
Gaybi ancak Allah bilir. Bu nasıl iştir?
Bu anlatılanlar üzerinde epeyce düşündüm. Biraz da araştırdım. Ancak tam tatmin edici bir sonuca varamadım. Kısaca anlatayım.
II. Abdülhamit Han’ın, son zamanlarında kendisini tenkit eden Oflu Hocaların işine son verdiğini okudum. Büyük dedem de Oflu olduğuna göre…
1995’te Hacca gittim. Türkiye’den ayrılmadan önce Üsküdar Doğancılarda oturan bir akrabama veda ziyareti yapmak istedim. Bağlar başından inerken Doğancılara kestirmeden gideyim dedim Bir de baktım Mahmud Hüdai Hazretlerinin türbesindeyim. Onunla da vedalaşmış oldum. Türbesindeki kitabelerde okuduklarımı tam hatırlayamıyorum. “…. öleceğini de bilir.” İfadesini okuyunca büyük dedem geldi aklıma…
Dedemin, Alayısa yaylasından Cumavank’a yayan gidip geldiğini hatırlıyorum. Dedemin ağzından bir cümle bile duymadım. Rahmetli baba annem söyledi , dedemin Hacı Mehmet Efendi’nin mezarını ziyaretten geldiğini.
Özel bir okulda idareci olarak çalışırken Cumavanklı bir memura büyük dedemin mezarından söz ettim. Memur arkadaş izne gidince mezarlığa da uğradı. Ama ne bir isim, ne bir ip ucu buldu…
Mezarından iz kalmayan Hacı Mehmet Efendiyle ilgili birkaç satır kalsa fena olmaz diyorum.
Amcamdan duyduğuma göre, Hacı Mehmet Efendi İstanbul’da müderrisken hacca gitmekteyken dul kalan Rusyalı bir kadınla nikâh kıydı. Onu hacca götürdü. Kendisi de bu vesile ile hacı oldu. Acaba hacılara rehberlik de yapar mıydı?
İstanbul’da duran Hacı Mehmet Efendi köyümüzden de irtibatını kesmedi. Hacı Altuncu dediğimiz çok yamaç bir yere bir kaldırım yol yaptırdı. Yol onun topladığı altınlarla yaptırıldığı için O’na izafeden Hacı Altuncu ismi verildi bu yere.
Sadece İstanbul’da değil köyümüzde de hoca yetiştirmiştir. İlk hocam Ali Osman Hoca (Şenmemiş) onun talebelerindendir.
Hacı Mehmet Efendi’nin büyük bir saygınlığı vardı köyümüzde. Ben de bu saygınlıktan payımı aldım. İyi mi oldu, kötü mü oldu o ayrı bir konu.
Hacı Mehmet Efendi adı geçince hayalimde vecahetli biri gelirdi. Dedem anlatmazdı. Babam da, amcam da hatırlamazlardı. Babamın Mustafa amcasının oğlu Elektrikçi Hacı Abdullah amcaya sordum. Çok az hatırlıyormuş.
Başında beyaz benekli kırmızı örtüsü, omzunda heybesi, orta boylu (kısaya yakın) zayıf bir kişi tasviri yaptı… Sakalları da Barbaros sakalmış. Bunu önceden de öğrenmiştim. Babamın bıyıkları da kırmızı gibidir. Oğlumun sakalları da…
Baştaki beyaz benekli kırmızı örtüye ne dendiğini unuttum. Bilecik yöresindeki insanlarda görüyorum. Arap televizyonlarında gördüğüm bazı insanlarda büyük dedemi hayal etmeme sebep oluyor.
Büyük dedemi müftü gibi düşünürdüm; ama Abdullah amcanın yaptığı tasvir bir dervişin tasviri gibiydi. O zamanlar hocalar asayla (bastonla) gezerlerdi. Büyük dedem de elinde asası, omzunda heybesi, başındaki örtüsüyle Yunus gibiydi. Âlim Yunus muydu büyük dedem?      
*
Büyük dedemi hayal ederim; dedemi ise görürüm. Evet sanki karşımda şimdi. Benim gözlerime baktığı zaman, hepsi de ölmüş olan babasını, ağabeylerini düşünür müydü? Bilinmez tabi. Ama en azından gurbette olan oğullarını düşünürdü her halde. Hepsinden ayrı hepsinden uzakta yalnız bir adamdı dedem.
Sık sık yanına giderdim dedemin. Beni öperken, beni okşarken yüzünün aldığı şekli de gözlerinin aldığı rengi de anlatamam.
Dedem pek konuşmazdı. Sadece oturup dururdu postunun üstünde. Şimdi düşünüyorum da “dururdu” kelimesini kullanmamak gerektiğini anlıyorum. O zamanlar ne zikir bilirdim, ne bir şey… Bana sessizce duruyor gibi gelirdi.
Keşke konuşsaydı benimle. Keşke içindeki özlemleri, hüzünleri anlatsaydı. Anlatmadı. Ben de başkalarından duyduklarımı anlatayım.

Hacı Mehmet Efendi’nin üç oğlu, üç kızı vardı. Oğulları Muhammed, Mustafa, Ali Osman; kızları Hati-ce, Ayşe , Meryeme.
Bir gün Hacı Mehmet Efendi, bir fetva verdi  (.....)  Fetvanın uygulanmasını istedi. Hoca olan büyük oğlu Muhammed fetvaya itiraz etti, kendine göre deliller sundu. Görevi yapamayacağını söyledi… Hacı Mehmet Efendi büyük oğluna Türkiye’yi terk etmesini söyledi.
Muhammed Efendi itiraz etmeksizin Türkiye’yi terk ederek Rusya’ya gitti. Bir zaman sonra öldü haberi ve birkaç eşyası, emaneti geldi. Kimileri  “Ölmeden önce öldü, haberini göndermiş olabilir.” dediler.
Burada duralım. Rusya kelimesini ikinci defadır kullanıyorum. Bu konular anlatılırken Rusya demir perdeydi. Ancak son zamanlarda perde kalktı. Azerbaycan’ı bildik, Müslümanları bildik  Daha çok bildik yani. Rusya kelimesin duyunca acayip olurdum; ama şimdi daha iyi anlıyorum.
Bizim sülâlemiz, Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon’u fethinden sonra Gence’den gelip Trabzon’un Of- Çaykara yöresine yerleşti. ( Ne kadar sonra bilmiyoruz; ancak Türkiye’deki soyağacımızda –şeceremizde- 15-16. kuşağa kadar geriye gidebiliyoruz.)
Bazı rivayetlere göre asi 6 kardeş Çaykara’nın köylerine ayrı ayrı mecburi iskân ettirilmişler. Diğer köylerde yerleşenler haklarında destanlar yazılacak kadar asiymişler. Nasıl olmuşsa yok olmuşlar.
Bizim köye yerleşen Genceli Ali, nispeten uyumlu bir zatmış. Torunlarından (Kaçıncı kuşak torunu tam bilmiyoruz) biri Hıristiyanlardan vergi toplamak için görevlendirilmiş. Onun için bizim sülaleye Ğaraç oğulları derlerdi.
Genceli Ali’nin diğer torunlarından gelenlere de Gencallar denilir köyümüzde. Soyadı kanunu çıkınca biz de Gencal soyadını aldık. ( Genceli Ali’yi hatırlatmak için.)
Bu kısa bilgiden sonra düşünüyorum. Hacı Mehmet Efendi’nin hacca götürdüğü kadın Genceli olabilir mi?
Muhammed Efendi, Gence’ye akrabaların yanına gitmiş olabilir mi? ( Muhammed Efendi kovulmadan önce de bu mekânlara gitmiş, buralarda hocalık yapmıştı.)
…..
Anı mı anlatıyorum tarih mi?...

Muhammed Efendi’nin, babasının isteğini yerine getirmediği için sürgün edildiğini biliyoruz. Ama fetvanın başkası tarafından uygulanıp uygulanmadığını tam bilmiyoruz. Ali Osman dedem fetvayı (....) terettüt etmeden, büyük bir itaatle tam uygulayacağı sırada Hacı Mehmet Efendi müdahale etmiş olduğundan  dedem fetvayı uygulamamıştır. .
Bu olay, dedemin görünürde prestijini çok düşürmüş. Kendisine akılsız anlamında bir lakap bile takmışlar.
Dedem aptal mıydı, abdal mıydı?
Dedemin karıncayı bile incitmediğini bilen bir kişi olarak ne diyebilirim?

*

1929’da Çaykara’da, bu arada köyümüzde büyük toprak kaymaları oldu. Bu sırada Hacı Altuncu’ya inen, su kanalında muhtemel zararı önlemek için çalışan ortanca kardeş Mustafa Efendi sele kapılmış.
3-5 gün sonra Solaklı deresinde, Taşhana’ya yakın bir yerde gökten inen bir nur görülmüş. O nura gitmişler ve Mustafa Efendi’nin cesedini görmüşler. Kafa tasının derisi sıyrılmış, parlıyormuş. Şimdiki adı Bölümlü olan köyün sakinleri “Şehit nerde ölürse orada gömülür. Şehidimizi vermeyiz.” dediler. Mustafa Efendi’yi köy mezarlığında defnettiler.
Hacı Mehmet Efendi’nin diğer çocuklarından Ayşe evlenerek Karaköse’ye, Meryeme İstanbul’a gitmişler. Hatice bir akrabamızla evlendi, çok geçmeden  ayrıldı. Epeyce sonra da öldü…
Ali Osman dedem yukarıda belirtildiği gibi bütün ailesini kaybetmiştir. Ölüm Allah’ın emri tabii. Ama ailenin böyle dağılması  hüzünlendirmez mi insanı?...
Bu hüznü hiç belli etmeyen, yalnız Kuran okurken sesi titreyen Ali Osman dedemi nasıl anlatabilirim.
Dedem o zamanlar, yani beraberce bulunduğumuz zamanlar geçmişin hüzünlerini, acılarını taşımıyordu belki. Ancak o anlardaki durumu da pek iç açıcı olmasa gerek.
Büyük kızı Ayşe halam kocasından ayrılmıştı. Komşu köyden iki çocuklu fakir bir kişiyle evlendirildi. Kendisinin de dört kızı iki oğlu oldu.
Küçük halamın kocası veremden ölmüştü. Çocuksuz dul kalan Yıldız halamın veremden kurtulması da uzun zaman aldı.
Babam ve amcam gurbetlerde sürünüyordu.
Kısacası dedem ailemizi ayakta tutmak için yaşamak ve yaşatmak için, baba annem, annem ve yengemle birlikte, canını dişine takarak, yaz kış demeden, dağ bayır demeden doğayla savaştı.




VI

Doğayla savaşana savaşçı diyebilir miyiz? Savaşçı. Savaşçı… “Yorgun Savaşçı”yı okumadım. Ama “Savaşçı”yı az çok tanıyorum. “Sessiz Savaşçı”yı, “Savaşçı’nın yaşamı”nı, “Savaşçı’nın Özlemleri”ni yazmak isterdim.
Dedem için savaşçı kelimesini kullanmamalıyım. Harp eden anlamında değil sürekli uğraşan anlamında bile olsa bu kelimeyi kullanmamalıyım. Çünkü sürekli uğraşan, gayret içinde olanlarda yakınmalar, oflamalar, puflamalar görülür.Dedemden bir defa bile oflama puflama duymadım. Dedem yorulmazdı sanki. Onun için gayret ve çalışma doğaldı, ibadet gibi, zikir gibi huşu içinde çalışırdı.
Yoksulluk onu kuvvetlendirirdi. Sorumluluk onu kuvvetlendirirdi. Ne zamanki sorumluluklarından kurtulmaya başladı, ne zamanki yoksulluğu azaldı, o zaman kuvvetten de düşmeğe başladı.
Baba annemle baş başa kaldığında dağların aslanı, dağ gibi dedem, bir müddet sonra dağlara çıkamaz oldu. Kapıya çıkamaz oldu, ayağa kalkamaz oldu. Dedem felç oldu. Kalbi bu kez felçle savaştı.


Ali Osman Gencal, 1964'te hasta hasta Altıkardaş düzlüğünde oturuyor.
Fotoğraf: Abdullah Gencal

Sorumluluklardan büsbütün kurtuluş yok. Sorumluluklarda azalma olur ancak. Dedemin sorumluluğu da yavaş yavaş azaldı.
Dedem baba annem ve Yıldız halamla kayın pederinin, boş olan evine çıktı. ( 1954'te.Felç olmadan 7-8 yıl önce) Babamla amcamı ayırdı. Evin bir odası bizimdi, bir odası amcamın. Evin bir odası ve diğer bölümleri de ortak kullanılıyordu. Bir yıl sonra biz yeni eve çıktık. Birkaç yıl sonra da Bursa’ya göç ettik.
Ulucami köyündeki Ayşe halamlar, afet bölgesinde oldukları için, devlet tarafından Kırıkhan’a yerleştirildiler. Kendilerine ev verildi, tarla verildi.
Yıldız halam da hısımımız olan, komşumuz olan çocuksuz dul biri ile evlendi. İki erkek çocuğu oldu.
Dedem, baba annemle kaldı.

Şakalarıyla herkesi güldüren baba annemle, ciddiyetiyle herkese saygı uyandıran dedem…
Türküleri, atışmaları ile ünlenen babaannemle,  tek bir türkü bilmeyen dedem…
Gençlerden daha çok çalışan, adeta şov yapan babaannemle, sessiz çalışan, öne çıkmayan dedem…
Konuşkan, girişken babaannemle, suskun, içe kapanık dedem…
Uzatmayalım, birbirlerini tamamlayan babannemle dedem baş başa kaldılar, yalnız kaldılar.
Rahmetli babaannem de son nefesine kadar çalıştı. Son günlerinde, bir tarafı yukarıdan aşağıya kadar felç olan, konuşamayan dedeme baktı.
1964’te babaannem, mide kanserinden vefat edince dedemi amcamlar bakmaya başladı.
Dedem Ali Osman Gencal babam Mahmut Gencal ile 
Akköse Köyündeki amcamın evinde, Temmuz 1964 


En son amcamlarda gördüm dedemi. Oğlum 5 yaşındaki Fuatla 1970’te ziyaretine gitmiştim. Konuşamıyordu; ama gözlerle anlaşıyorduk. Konuşamıyordu; ama Kurandan süreler okuyabiliyordu. Yine huşu ile dinliyordum… 
Dedem oğlum Fuat’a bakınca, tam o yaşlardayken yanından ayrılmayan beni, yani küçük Sabahattin’i, anıları hatırlıyor muydu?
Babam 1969’un Aralık ayında vefat etmişti. Babamın öldüğünü söylemediler kendisine. Benim de söylememi istemedi amcam. Doğru muydu, yanlış mıydı bilmiyoruz. Dedem işaretle, babamın öldüğünü söylüyordu. Gözleri doluyordu. Doğru ya, ölmemiş olsa ziyarete gelmez miydi? Kendisini yanına almaz mıydı?
Annem, dedemi Bursa’ya götürmek istedi. Dedem, pencereden baba annemin mezarını işaret ederek, el be baş hareketleriyle onun yanında yatacağını söylüyordu ki 1974’te eşinin yanına yattı, ebedi uykusuna daldı, Allah’a kavuştu. Allah rahmet etsin…

Oğlum Fuat Gencal, dedem Ali Osman Gencal'ın mezarı başında



Dedemin mezarı evimizin hemen altındaki mezarlıkta
Fotoğraflarda sadece kış yaz farkı yok, yıllar arasındaki farklar da var.
VII


Dedem hayalimde şimdi. Dedemin yanı başındayım şimdi. Ben dedemi zaman zaman da görürüm.
1995’te hacdayken, bir ara dedemi gördüm gibime geldi. İçimden “Benzettim.” dedim. Dedeme benzettiğim adamın peşinden gittim. Ama adam yok oldu sanki.
Bunları anlatmamın ne sırasıdır, ne de zamanı. Aslında başta da belirttiğim gibi dedemi anlatmam doğru olmadı. “İşte, ben böyle bir veli gibi bir adamın torunuyum.”der gibi, övünür gibi bir halim olmamıştır inşallah.
Dedem, dedem deyince gözlerim doluyor. Dedemi sadece dışarıda değil, hayalimde değil kendimde görüyorum. Onun tırnağı olamam, bunu biliyorum; ama sanki… Hem, aynaya bakınca fiziki bakımdan da benzerlik buluyorum. Anneme sordum. “Hiç benzemiyorsunuz.”dedi. Ne bileyim bana öyle geliyor. Psikolojik bir rahatsızlık bendeki.
Fotoğraflarına bakıyorum. Fazla bir benzerlik yok. Ama objektifler onun duygularını nerden bilecek, benim gözümle bakmıyorlardı ki ona.

Benim, (bildiğim, elimde olan)  ilk fotoğrafım dedemle çektirdiğim fotoğraftır. 1950’de 7 yaşımdayken dedem, baba annem, Yıldız halam ve amcamın kızıyla birlikte, amcama göndermek için bir fotoğraf çektirmiştik Dernek pazarında. Bir müddet sonra gurbetten gelen babam arkasına klâsik bir yazı yazarak askerde olan amcama göndermişti o fotoğrafı.
Dedemle başka fotoğrafımız yok. Ancak hafızamda çekilen fotoğraflar var. Fazla solmayan, eskimeyen fotoğraflar. Bu fotoğraflardan bir kaçını göstereyim.
Dedemle Dernek pazarındayız. Beni kahveye götürdü. Masada değil de pencere kenarındaki bir bankta oturttu. Bir çay ısmarladı bana, kendisini beklememi söyleyerek çıktı.


Dernekpazarı böyle miydi?

Beni kahveye ilk götüren dedemdir. Niye kahveye götürdü beni. Hep düşünürüm; ama tam bir cevap bulamam.
Cumartesi günleri Dernek pazarına inen dedem, dönüşte bazen bir kuruşluk bir parmak kalınlığında kurabiye, bazen 8 şeklinde 2,5 kuruşluk kurabiye ya da bisküvi getirirdi bana. Bu defa daha büyük bir ikram yapmak istemiştir belki. Çay 7,5 kuruştu her halde.
Acaba, kahvenin ne durumda olduğunu yakından görmemi mi istemiştir. Ya da kahveye gitmemi, sosyal durumumu geliştirmemi mi istemiştir?
Kendisi niye dışarı çıktı. Belki sadece bir çay parası vardı. Belki de “Torunuyla kahvede oturuyor.” dedirtmek istememiştir. Ya da düşündüklerimizin hepsi doğruydu…
Bir ara not yazayım. Rahmetli babam da kahveye girmemi söylerdi.
Bu anlattığım hiç görülmüş mü? Ben kahveye gittim gitmesine, ama öteden beri sevmedim nedense.
Bana kefil olan dedemdir. 1956’da Erzurum Pulur İlköğretmen Okulunu yatılı olarak kazanmıştım. Kayıt yaptırabilmem için iki kefil gerekiyordu. Dedemle Çaykara’ya gittik. Birinci kefil dedem olacaktı. İkinci kefili aramaya başladı.
Çaykara 

Bir esnafa uğradı. İnanılmayacak bir tesadüf oldu. Esnaf Ahmet Özer, beni 3. sınıfa kadar okutan ilk öğretmenim Mustafa Özer’in babasıydı. Adam beni gıyaben tanıyordu. Beni nasıl tanıyabilirdi? Ben Akköse köyünden; o, Şahinkaya’dan. Ne ailemden birini tanıyordu, ne beni görmüştü. Allah selamet versin öğretmenim beni gıyaben tanıtmıştı, herkese tanıtmıştı. İki sene geçmesine rağmen Ahmet Bey beni hatırlamıştı. Gıyaben beni tanıyor, çalışkanlığı biliyor ya, “kefil olmaktan gururu duyacağını” söylüyor dedeme. Allah rahmet etsin.
Bu sözleri duyan dedem nasıl olmuştur acaba? O gurur nedir, kıvanç nedir bilmezdi belki. Öylesine sade, öylesine düzgün bir kişiydi çünkü.

.....

Bir de kapalı mekânda bir fotoğraf var hafızamda.
Kış gecelerinde aile bireyleri soba etrafında halkalaşır, konuşurlardı. Dedem bu halkaya girmezdi.
Kapısı bu soba yanan odaya açılan çok küçük bir ambar odası vardı.Ambar odalarının kapıları dolap kapısı gibi yukarıdan olur. Dedem kapı hizasına kadar yüksekliği olan bir sofa yaptı.yüksek bir divan gibi bir sofa. Yatağını serdi. Sağlı sollu duvar halılarını da astı. Bir de idare lâmbası var, okuması için. O sessizce Kuran okurdu. Ben de yanında otururdum. O huşu ile okur, ben de huşu ile onu seyrederdim.
.....
Sanki albüm yapraklarını açar gibiyim şimdi.  Dedemim sığırların peşindeyken hafızamda çektiğim çok fotoğrafı var.
Bugün Pazar
Alayısa Yaylası
Alayısa’da kaya kovuklarında otururdu. Abdullah amcanın kızıyla ben sığırlara göz kulak olurduk. Kovuklarda nasıl ibadet ederdi?
Kaval çalmayan çobandı, imkânı olmayan çiftçiydi dedem.
Yokluktan şikâyet etmeyen bir adamdı dedem.
Dedemin, felç olmadan önce beni yolcu ederken hafızamda çektiğim fotoğrafı torun sevgisini simgeleyen, kapak olacak bir fotoğraftı. Ancumahta (Altıkardaşta) bir tepededir. Arkasından gün doğuyor, güneş doğuyor. Tatlı kızıllıkta torununa el sallayan dedem, insanlığın tepesindeki, ışığın doğduğu yerdeki dedem Ali Osman.


Dedemiz Alosman hem Ali hem Osman
Anlayanlar için adam gibi adam
Uzun müddet felçli yattı sızlanmadan
Dedemiz Alosman hem çiftçi hem çoban.
Sabahattin Gencal, Yuvacık, 06.07.2006

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder