6 Temmuz 2012 Cuma

Biri


Çocukluğumu geçirdiğim Trabzon- Dernekpazarına bağlı Akköse köyünde sonbahar yoğun çalışma mevsimiydi. Çayırların kesilmesi, mısırların biçilmesi, fındıkların toplanması hep bu mevsimde olurdu. Dahası var yaprakların toplanması, odun yapılması da bu mevsimde olurdu. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Ancak yaprakların toplanmasını anlayamayanınız olabilir. Bu yapraklar öyle şiirleri, güfteleri yazılan yapraklar değil. Kestane yapraklarını hayvanların altına sermek için toplarlardı. Fındık çubuklarından yapılan büyük sepetlerle ahırlara taşırlardı. Bu yapraklar kışın hayvanların yatağı olurdu. Sonra da tarlalara gübre. ..

Doğa ile mücadelemizden yakınıyorum sanılmasın. Her şeye rağmen o günleri özlüyorum. Ömrümün her döneminde çocukluğumu özledim.Daha 30 yaşlarındayken, Van’ın Muradiye Ortaokulunda öğretmenken çocukluğumla ilgili bir anıyı yazmıştım. Bu anıyı ekte sunacağım. Sözünü ettiğim doğa mücadelesi de var bu anıda. Sonbahar duyguları yok belki; ama sonbaharda geçen bir çok duygu artı bir çok düşünce de var bu anıda. Bu anıyı öyle bir solukta okuyamazsanız bile taksit taksit okursunuz her halde.

Bu arada şunu da ekleyeyim. Köyümüzle ilgili fotoğraflar günümüzde çekilmiş fotoğraflardır. 55 sene öncesinin fotoğrafları yalnız hafızamda. Hafızamdaki fotoğrafların daha güzel olduğunu da yazayım. Yalnız vesikalık fotoğrafım o günlerden kalma. Şimdiki ben de o günlerden kalmayım. Anıyı okuyun; ama duygulara dalmayın.

Sevgi ve saygılarımla.

Sabahattin Gencal, Başiskele, 07. 10. 2010

( Sabahattin Gencal 1956)

BİRİ
I

Karadeniz akşamlarından türküler, haykırmalar, silâh sesleri… eksik olmazdı pek. Bu seslerin en yoğun olduğu zamanlar domuzların, ayıların fındıklara, mısırlara iştahlandığı zamanlardı.

Ekmeğini aslanın ağzından alan Karadenizli fındığını, mısırını domuzlara bırakmazdı kolay kolay. Kalif bekçileri kuş uçurtmazdı.
Kalif
Dayımın kalifi daha güzeldi, daha kullanışlıydı.

Fındıkların, mısırların olduğu zamanlarda kalifler şenlenirdi.

Meşenin kenarındaki 80-90 ocaklık fındık bahçesiyle bölüne bölüne bir şose yolu genişliğinde kalan mısırlığın ortasına bir kalif yapmıştı dayım.

Dört direk üzerinde ve döşemesi iki metre kadar yukarıda olan küçücük bir kulübedir kalif. Kalifin önü açıktır. Bu açık kısımda bir ayvan vardır. Ayvanın tahtaları üzerine has çamur dökülür. Dövülür, kurutulur ki ateş yandığı zaman ağaçlar yanmasın.

Kaliften telefon telleri gibi ipler uzanırdı. Bu iplerden birisini çekince “yar”ın başındaki ağaca asılı teneke dile gelir, langırdardı. Diğer ipi çekince de iki tahta birbirine vurur “tak tak” diye sesler çıkarırdı.

Çoğu zaman bu sesler yetmezdi domuzları kaçırmaya. Ateş yakılırdı kalifin ayvanında. Sabaha dek dagalanırdı alevler…
tak tak
(Günümüzde de tak taklara gerek duyuluyor.
Yukarıdaki tak tak bizim yaptığımızdan daha gelişmiş. Yarım asırda bu kadarcık gelişme olmasın mı?)

Komşularımızın da kalifları vardı. Bu kaliflar sayesinde mısırı ambara girerdi köylünün. Sonra fındıklar satılır. Tuz, gaz, basma masma… alınırdı. Bunlar bizi ilgilendirmiyordu. Biz işin eğlencesindeydik.

14-15 yaşlarındaki gençler geceleri kaliflarda kalırdı. Kaliflar arası uzaklık karşılıklı sohbeti, atışmayı engellemiyordu. Türküler, konuşmalar güzelce dinlenebiliyordu. Hele yankılanan haykırmalar…

( Sözünü ettiğim kaliflar
evimize 15- 20 dakika uzaklıktaki
yukarıda fotoğrafı görülen yamaçlarda kurulurdu.)


II



Ben daha on ikisindeydim. Ama kalif gecelerini çok sevdiğimden dayımın peşine takılırdım.

Dayım bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlıydı. Uzun boyluydu, mavzeri ve toplu tabancası ile dikkati çekiyordu. Arada bir bilemediğim bir yerlere; sık sık da çalı oynamaya ya da harfanaya giderdi. O zamanlar gece yarılarına dek ben kalırdım kalifta.

Hiç belli etmezdim korkumu. Belki de ben de farkında değildim bunun. Ama devamlı ip çekmem, ateşi alevlendirmem başka türlü yorumlanamazdı.

Dayımla olduğum zamanlar da ben çekerdim ipleri. Tabi uyuyana dek. Tahta üzerindeki bir keçenin üzerinde uyurduk. Başka kaliflarda keçe bile yoktu. Farklı olurdu keçe üzerindeki uykularımız…

Dayımla olduğumuz zamanlar korkmazdık. Hem yalnız olsa da korkulacak bir şey yoktu. Kalifa hiçbir hayvan hatta insan çıkamazdı. Merdiven durumuna getirilmiş bir ağaçla çıkardık kalifa. Geceleri ağaç merdiveni yukarı çekerdik.

Domuz uğrayamazdı bahçeye; ama bazen bizim domuzluğumuz, çocukluğumuz tutardı da taze, o süt gibi mısırları kırardık. Köz üzerinde çevirir ve yılların unutturamayacağı tatla, iştahla yerdik. Fındık da yerdik…

Haykırmalarla karşılıklı türküler de başlardı. Dayımın çocukluğu kentte geçtiği için pek türkü bilmezdi. Ben de bilmezdim. Ama bizim kalif diğer kaliflardan daha şenlikliydi.
(Dayımın gramofonu da böyle bir şeydi.)
Dayım gramofonu getirirdi kalifa. Köyde tek dayımın vardı gramofonu. Plaklara ben bile alıştım. “Lili yar, lili yar…” Bizim plaklar dönerken komşu kaliflardaki gençlerin de kafaları dönerdi. Rakı içerlerdi. “Mezesi mısır, fındık oldu mu bir başka olurdu rakı.” derdi dayım. Ama bizim kalifta içilmezdi. Anne annem yemin ettirmişti de…

Böyle içkili zamanlarda mavzerler asılı kalırdı da tabancalar konuşurdu. Mısır patlatır gibi tabanca patlatırlardı.

Mavzerler daha çok yağmurlu günlerde işe yarardı. Ama çoklarında da yoktu mavzer. Böyle zamanlarda dayım devamlı nöbette kalırdı. Ateş yanmazdı. Fenerlerin ışığı da ateş böceklerinin ışığı gibi kalırdı. O zaman bütün hayvanlar zorlardı. Çakallar bile…

Dayım mavzerli olmanın gururunu duyardı. Ben de damlaların hartomalardaki seslerini duyardım. Bu sesler ana ninnisiydi benim için. Uyuya kalırdım, rüyâlar görürdüm.

Bazen rüyâların en tatlı demindeyken çakal sesleriyle uyanırdım. O günlerden beri çakalları sevmem. Büyük adam olmamı sanki onlar engellerlerdi.


Akköse Köyü
Köyümü özledim.
III

Büyük adam olacaktım. Büyük adam olmak zorundaydım da. Hacı Mehmet Efendinin torunuydum ben. Kuranı içinden iki kez hatim ettim. Ama hafız olmayı, hoca olmayı istemedim. Daha doğrusu kentte büyüyen annem okutmak istiyordu beni. “Doktor olacak benim oğlum.” diyordu.

İlkokul öğretmenim de çok seviyordu beni. Okumayı yazmayı da çok kolay öğrendim. Bunu doğal karşıladılar. Kuran biliyordum. Zekiydim de…

İkinci sınıfı okumadan sınavla üçe geçtim. Çok çalışır, çok okurdum. Ders kitapları dışında dergi de okurdum. Hem de yasak dergileri.

Köyümüzde halk evi binası yeni tamamlanmıştı. Nedenini niçinini bilmem yıktılar bu binayı. Okul bile yapmak istemediler. Herkes bir şeyler yağmaladı halk evinden. Bir akrabamız da buradaki kitapları yakılmaktan yırtılmaktan korudu. Onları evinin gizli köşesinde sakladı.

Ben bu eserlerden en çok Ülkü dergisini severdim. Folklorla ilgili yazıları şöyle böyle anlardım. Fotoğrafların resimlerini çizerdim. Akrabamın çocuklarını saklamamın karşılığı okuma müsaadesini çıkarırdım. Kapıyı kilitler, kimseye göstermez, söylemezdim de. Öyle öğretmişti Ayşe Teyzem.

Okuduklarım kalif rüyâlarında canlanırdı. Öğretmenim de “Seni öğretmen okuluna gönderelim. Sen yatılıyı kazanırsın.” derdi. Öğretmen olmak iyiydi. Ama ben Hacı Mehmet Efendinin torunuydum. Daha yükselmek istiyordum. Bir gün sormuştum öğretmenime; “Sizi yetiştiren nerde yetişti.” diye. “Gazi Eğitim” çıktı ağzından. Artık Gazi Eğitim hedefimdi.

Bu en yüksek okul, Gazi Eğitim türkülerde, silâh seslerinde unutulurdu. Ama rüyâma girerdi. En çok da yağmurlu, sisli havalarda rüyâma girerdi.

( Mahallemi özledim)

IV

Bir gün, yine, kalifta uyuyordum. Teneke, tahta seslerinde uyunmayan ben fısıldaşmalarla uyandım. Dayım bir gençle bir şeyler konuşuyordu.

Bu genci tanıyınca acayip oldum. Gözüm mavzere kaydı. En küçük hareketi beni katil edebilecekti. Hiç de sorumlu olmazdım. Takdir bile edilirdim. Çünkü pek iyi tanınmıyordu bu genç…

Dayım arada bir haykırıyor, diğer kaliflardakilerle konuşuyordu ki anlaşılmasın kalifta biri olduğu.

Bu “BİRİ”nin ismini yazmayacağım. Ama bundan neden çekindiğimi kısaca anlatayım:

Hukukta okuyormuş. Değişik düşünceleri varmış. Dine saygı duymuyormuş. Köy gençlerini ayartıyor, bozuyormuş…

Tatile gelen diğer gençlerin yanına gider; onlardan matematik öğrenirdim. Akrabamın halk evinden kurtardığı kitaplar arasında Hendese, Cebir vardı. Hiç anlamıyordum. Özellikle bunları öğrenmek istiyordum. Hiç biri de öğretemedi bana, ya da ben öğrenemedim.

Bu, “BİRİ”nin de yanına gitmek isterdim; ama bir kere korktum ondan. Daha kendisiyle tanışmadan korktum. Sanki insan suretinde görülen bir canavardı. İstediği şekle girebilirdi. Kıpkızıl olabilir, ağzından ateşler saçabilirdi…

Anlaşılan dayım hiç korkmuyordu ondan. Mısır közledi ona. Ateşin içine patates de koydu. Sonra fındık da doldurdu ceplerine…

Dayımın bu davranışı beni de duygulandırdı. Acıyordum bu masum yüzlü “BİRİ”ne. Hem ayrılırken bir kitap armağan etti bana. Sonra dayımdan öğrendim. Bu “BİRİ”nin senin gibi benim gibi bir adam olduğunu.

Armağan kitabı sevdiğim kadar bu genci de sevdim. Ama ne bu kitabı kimselere gösterdim ne de gençten artık korkmadığımı söyledim.

Evimizi özledim. Doğduğum, yukarıda ortada görülen dayımın evini de özledim.)

V

Bir gün, ikindi üzeriydi galiba. Dayım beni Yanmış’ın dükkânına götürdü. Ceplerime kuru üzüm doldurdu. Belli ki bana bir şey söyleyecekti. Diğer arkadaşları da epey bir şeyler aldılar. Bir hazırlık vardı.

Kırmadım dayımı. “Yalnız kalabilirim kalifte.” dedim.

Ben kalifta yalnızlık korkularını çekerken dayım ve arkadaşları harfenedeydiler. Kim bilir, pişti mişti de oynuyorlardı.

Bir ara yaldızlı geceye daldı gözlerim. Tarlayı taradım. Merteklerde dikilen biri vardı. Kimdi acaba? Kıpırdamıyordu da. Artık ipleri çekemez oldum. Tutuldum. Adam ısrarla bana bakıyordu. Hem çok uzundu da. o “BİRİ” olmasındı. Ancak o böyle değişik kılıklara girebilirdi. Ama dayım, Onun bizden ayrılığı olmadığını söylemişti. Dayım yanılmaz mıydı. Yoksa cin miydi? İlk kez Bismil etmeyi aklıma getirdim. Hem dua da biliyordum. “Bu duayı okuyunca hiç kimse bir şey yapamaz.” derdi Molla Mustafa.

Dua cesaret verdi bana. Kaptım mavzeri. Hayret, adam yerinde duruyordu. İpin bağlı olduğu dala dayadım namluyu. Nişan aldım. Bismillah… Adam sarsıldı. Başı düştü…

Allah Allah. Ne çabuk unuttum korkuluğu. Daha dün giydirmiştik onu. Adam olurdu. Gündüz de bunlar beklerdi tarlaları. Etkili olurlardı da. Kargalar adam sanırlardı onları. Bazı insanlar da yanılırlardı. İşte ben de yanılmış oldum.
(Bizim korkuluklar daha değişikti.)

Neyse, sabahleyin şapkasını yine giydiririm diye düşünüyordum.

Yine başladım ipleri çekmeye. Sonra durdum. Duyanlar da demesin ki korkuyor da ondan devamlı çekiyor.

Aaa. Adamın şapkası başında yine. Bismillah. Mavzer… Ama bu kez mermi yok. Dayım bir mermi bırakmıştı. O da ihtiyatsızlık; ama neyse.

Bu kez bir ses. Dayımı çağırıyor. Kibar bir ses. Cin peri olmasın. Mavzer elimde yine. Dua da okuyorum. Çok korkuyorum. “yaklaş” dedim. Dayım öğretmişti. Böyle böyle yaparsın, demişti. Tekrar, “kimdir o”, “yaklaş” dedim. Karşımda BİRİ. Merteklerden yana baktım. Korkuluk da orada. Demek ki BİRİ şapkayı giydirmişti gelirken.

Dayımı sordu. “Harfenede” dedim…

Merdiveni diktim. Çıktı. Çok teşekkür etti. Ben bunu kabul etmekle büyük bir şey yaptığımı sandım. Bu teşekkürler de bunun kanıtıymış gibi geldi bana. Çünkü teşekkür meşekkür duymazdık pek.

Yalnızdık ya, bundan cesaret alarak konuştum onunla. Tarih bilgimi çok beğendi. Aritmetik de yaptırdı bana. Çok kolay geliyordu bana sorular. Şöyle sorulardı;

Kilosu 75 kuruştan 100 kilo fındık satıyorsunuz Yanmış’a. Kaç liranız olur? Yanmış da 100 kuruştan kentli tüccara satıyor. Kaç lira kârı oluyor? Kentli tüccar da 200 kuruştan kooperatife…

Bu soruların cevaplarını hemen veriyordum ya, o acele etmiyordu. Anlaşılan düşündürmek istiyordu beni. “Komşuların da şu kadar fındık satıyor…” Biz böyle hesaba dalmışken dayım geldi. Artık beni görmez oldular…

Yine şenlendi kalif. Gramofon da çalmaya başladı. Dayım çok neşeliydi. Harfene iyi geçmişti. Piştiyi de kazanmıştı galiba… Ben yine uykuya daldım. Rüyâmda da aritmetik yapıyordum.

(Dernekpazarı ( Şimdi ilçedir.)
Nahiyem çok değişti.)

VI



Cumartesi bizim nahiyenin pazarıdır. Çok kalabalık olur pazar. Bizim gibi işi olmayanlar da indiği için pazarda insanlar sel gibi akar.

Ben yine dayımla inmiştim pazara. BİRİ de o gün ayrıldı. Otobüse bindi gitti… Ama düşüncesi hiç ayrılmadı benden.

Tüccara aklım takılmıştı. Yanmış’ın nahiyedeki dükkânındaydık. Şöyle şişman, kanlı canlı bir adam gel-di. Saygı gösterdiler. İskemleye buyurdular. Oturdu. Gerdanı sarkıyordu. Çok da güzel konuşuyordu. Herkesle de ilgileniyordu. Beni de tanıttılar ona. “Beşi bitirince Trabzon’a yanıma gelsin, İmam hatip’e yerleştirelim onu.” demişti. Kendi oğlunu pek okuyamadığı için liseye vermiş…

Sonra fındıkları sordu. Yanmış’ın verdiği cevapla gözlerinin parladığını gördüm. Ama dili öyle demiyordu. Bu sene fındık para etmiyormuş. 125 kuruş verseler iyi olacakmış…

Ben BİRİnin 75 kuruştan, 200 kuruştan … sorularını hatırladım. Sözü edilen tüccarın bu olduğunu anladım. “Kravatlı domuz” diye söylemişti BİRİ. Oysa ne iyi bir adamdı. Borç da veriyordu….

Tüccar mı olsam acaba?

VII
Trabzon'a gidişimizde Çömlekçideki otellerde kalırdık.
Çömlekçi de değişti.

Pulur İlköğretmen Okulunu kazanmıştım. Erzurum’a gidiyordum.(1956’nın Eylülünde) Trabzon’da Çavuşoğlu Garajında beklerken bizim tüccarı gördüm. Geçen sene bana “maşallah” demiş, yakınlık göstermişti; ama şimdi hiç tanımadı beni.

Arkadaşlarımın babalarının dediklerine göre kent her şeyi unuttururmuş adama. Sonra, adamın değil bizimle ilgilenecek, başını kaşıyacak zamanı bile yok. İki üç ortakla bir fındık kırma fabrikası kurmuşlar…

Kaç tane 200-75 kuruşla fabrika açılabileceğini düşünürken arkadaşlarımın velileri, yani bizleri Erzurum’a götürenler “Eşeğini tanımayan kentli…”yi anlatıyorlardı. Gülüyorlardı. Ben de güldüm. Bir acı gülüştü dudaklarımda. O gün bugündür gülmelerimin tadı yoktur.

VIII



Bir senede neler olurmuş. 6 günde ( zamanda, kademede) dünyanın kurulduğunu bilen ben, bir anda kıyametin kopacağını bilen ben bir senede dayımın tarlasını, fındıklığını satabileceğini akıl edemiyordum.

İlk tatile geldiğimde dayımı bulamadım. Gurbete çıkmıştı. Kalifli tarlayı, fındıklığı da Yanmışlara satmıştı.

Bunun acısını Pulur’a dönmek üzereyken daha çok duydum. Gençler yine bekçilik yapmağa başladılar. Bizim kalif yoktu. Çünkü tarlamız köyün ortasındaydı. Peşine takılacağım başka bir dayı da yoktu.

Aklımdan geçiyordu. Yanmışlara gideyim. “Sizin kalifta ben bekçilik yapayım.” diyeyim. Ama olmuyordu. Söyleyemiyordum…

İhtiyarlar yatsıdayken kaliftan yana gittim. Beni çeken neydi ? Gayet iyi bilmeme rağmen bugün bile tanımlayamıyorum beni çeken, beni iten duyguları.

Merteklere geldim. Dikildim. “BİRİ”ni hatırladım. Sonra mavzeri…

Şimdi ben de BİRİ oldum. Ama BİRİ kadar dayanıklı olamadım, ağladım…

Sabahattin Gencal, Muradiye, 1974


-------------
Sözü edilen Birine mavzeri galiba rüyamda doğrulttum, ya da hayalimde. O Birini daha sonra hiç görmedim. Çok ünlü bir avukat oldu. Kalifte duygusal olarak Biri olmuştum. Seneler sonra da meslektaş olduk. Yani yine Biri gibi oldum. S. Gencal


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder