30 Eylül 2016 Cuma

Bugün hava güzel

Necati Gül ve Sabahattin Gencal tatlı yiyor ve tatlı tatlıkonuşuyorlar.
En güzel manzaranın kıyısında duygu ve düşünceleri paylaşmak bilseniz ne güzel...

        Bugün hava güzel. Bugün havam da güzel. Nasıl güzel olmasın; öğrencimle beraberdik. Açık deyişle Samsun İmamhatip Okulundan öğrencim  olan Samsun 19 Mayıs Üniversitesinde 25 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra  emekliye ayrılan Necati Gül Bey ile Üsküdar’daydık.

Saat 1010’da telefonum çaldı:
-          - Alo! Hocam, bugün hava güzel. Müsaitseniz Üsküdar’da buluşalım. Sohbet edelim…
-          - Sizlerle, sizin gibilerle buluşmaktan, gezmekten hele de sohbet etmekten memnun olurum, zevk duyarım. Saat kaçta nerde buluşalım?
-          -Cuma namazını Üsküdarda'ki x Camisinde kılmayı düşünüyorum. Caminin hocası öğrencimdir. Siz de gelirseniz…

Öğrencimin öğrencisi, öğrencimin öğrencisinin öğrencileri ve cami cemaatinin içinde olmak… Nasıl olur insan? “Bugün havam da güzel”derken haksız mıyım?

-          - Necati Bey, çamaşır makinesinin düğmesine basmıştım. Çamaşırı çıkardıktan ve yanı başımızdaki camide Cuma namazını eda ettikten sonra ancak gelebilirim. 14.00-14.15 civarı nasıl olur…
-         
Cumadan sonra hareket edersem randevulaştığımız saatte Üsküdar’a ulaşmam zor olur. Ne yapsam diye düşündüm. "Ya, aklım kesmiyor. Makine çalışadursun ben yola koyulayım." dedim ve öyle de yaptım.

Üsküdar Kadıoğlu Alaaddin Camisi'nin yanında minibüs, trafik yoğunluğundan sebep  durdu. Bunda da bir hayır vardır diyerek indim ve Allah kabul etsin Cuma namazını kıldım. Sonra doğru Mihrimah Sultan Camisi’nin önüne gittim. Necati Beyi göremeyince, 14.00'e  5 kala  kendisine telefon ettim.
-          -Hocam nerdesiniz?
-          -Mihrimah Sultan  Camis’nin önünde.
-          -Peki, geliyorum.
Mihrimah Sultan Camisinin arka tarafındaki Camideymişler. Yanlış anlamışım. İhtiyarlık alameti mi?

Sofradan kalkıp geldi Necati Bey. Öğrencisi yemek ısmarlamış birkaç kişiye. Benim telefonu alınca şöyle bir atıştırdıktan sonra müsaade istemiş; hocamı bekletmeyelim demiş.

Bunları niye anlatıyorum ki? Bilmem, belki de biraz düşünmenizi istemiş olabilirim:

40-50 yıl önceki öğretmen öğrenci münasebetlerini düşünebiliriz. Başka ne düşünebiliriz? Randevulere, İstanbul'un şartlarında bile sadık kalmayı düşünebilirsiniz.

Benim öğrencilerimin aklına şu da gelmiştir ihtimal. Onlara "Dünyanın bütün mücevherlerini, parasını verseniz bile bir saniyeyi, bir "an"ı bile geri alamazsınız derdim. Necati Bey'de de aynı hassasiyeti gördüm. Hatta, arkadaşlarının "hırsızlık" yakınmaları üzerine onlara "Derslere geç girenler de zamandan çalmıyor mu?"derdi.

Uzatmayalım. Caminin önünde buluştuk. Hal hatır sorduk. Beni, son buluştuğumuz güne göre (İsteyenler tıklayıp görüversin) biraz daha şişman gördüğünü söyledi. Beraberce Üsküdar sahilinde yürümeye başladık. 

- Necati Bey, Facebook'tan takip ediyorum seni. Binbir kere maşallah! Çok geziyorsunuz. Her mekândan güzel güzel fotoğraflar çekiyorsunuz...
- Arkadaşlar da öyle diyorlar. "Senin sayende birçok yeri tanıyoruz." diyorlar. Ben böyleyim, güzeli seviyorum...
- Güzeli kim sevmez. Siz güzeli arayıp buluyorsunuz.

"Güzeli arayıp bulmak"deyişi de oturdu değil mi? Saymadım, sayamadım kaç "güzel" var bu yazının içinde. Olsun varsın.

"Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen..." Yanılmıyorsam Bediüzzamanın sözü bu.

Düşünce faslı Sahildeki sosyal tesiste gelişti.

Boğaziçinin güzelliğini tasvire gerek var mı? Yok tabii. Dünyanın en güzel yeri Boğaziçi. Necati Bey'in kızının Londra'dan gelen arkadaşı, dünyanın birçok yerini gezdiğini; ama Boğaziçi gibi bir güzeli görmediğini söyledi. Bu arada Necati Bey bir aylık Londra gezisini de anlattı. Londra'da ihtisas yapan kızının yanına gidence Londra'yı köşe bucak gezdi...

Yaa, niye anlatıyorum ki bunları? Düşünsenize önümüzdeki dünyanın en güzeline bakmadan sohbet ediyoruz. Bir ara Necati Bey müsaade alarak geçen gemilerin fotoğraflarını çekiyor. Fotoğraf hakkında bir şey diyemem. Uzun direkli gemiler olsaydı ben de çekerdim her halde...

Az zamanda öyle düşünceler sergiledik ki... Nasıl anlatsam bilemiyorum. Bir ara, Necati Bey;
- "Ben yazamıyorum hocam, siz bunları malzeme olarak kullanırsınız."deyiverdi. 

Çaydan hiç söz etmedik. Derler ya "Gönül ne çay ister, ne çayhane; gönül sohbet ister çay bahane."

Gönül üzerinde de kısaca durduk. Önceki yazılarımdan birinde benim duygu ve düşüncelerimin sarmaş dolaş olduğunu söylemiştim. Hatta, bu yüzden makale de şiir de yazamadığımı eklemiştim. Okuyucu kitlemin bu yüzden çok az olduğunu da belirtmiştim. Necati Bey sadece düşüncelerini ileri sürenlerden çok gönlünü ortaya koyanları sevdiğini belirtti. Kendisine söylemedim; ama bu sözü bana moral verdi. 

Moral ne kelime, insan öğrencisini böyle yetişmiş görünce iftihar ediyor insan. 

"Benim yazılarda duygu ve düşünceler karışık demiştim." değil mi? Nasıl karışık? Bir tatlı gibi.

Necati Bey, müsaade isteyip kalktı bir ara. Biraz sonra garson tatlı getirdi, çay getirdi. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım derler ya...

Bu arada yemek muhabbeti başladı. Ben, eşim öldükten sonra yani 8 aydan beri ara ara laboratuvar dediğim mutfağa girdiğimi söyledim. Necati Bey de bu laboratuvar benzetmesinin güzel olduğunu söyledikten sonra yemek yapma, özellikle kuymak yapma, balık pişirme konusundaki maharetlerini anlattı. Damak zevkinin mükemmel olduğunu söyledi. Bir kere daha maşallah.

Bu yazımız da tatlı gibi olmadı mı? Fındıklı, fıstıklı, kaymaklı tatlıyı yerken kaymağı, fındığı fıstığı ayrı ayrı mı yersiniz...

Şimdi ben düşünceleri ayrı, duyguları ayrı, anıları ayrı, haberleri ayrı mı yazsam. Biz doğal olarak anlatıyoruz. 40-50 yıl öncesinden, arkadaşlardan, hocalardan, çalışmalarımızdan söz ederken bütün bunları duygu ve düşüncelerle, benzetmelerle perçinliyoruz:

Necati Bey'in bir benzetmesi hoşuma gitti: 

"Hocanın izi öğrencide görülmeli."elini masanın üzerine koydu ve el yaş olursa izi masada çıkar, olmazsa...

Elin yaş olması. Nasıl anlamlandırayım? Öğretmenin alnındaki terinden söz ediyordur diye düşündüm. 

Öğretmenlerin öğretim yöntemlerini doğru dürüst öğrenemediklerinden de söz etmek zorunda kaldık. Yazık oluyor yazık oluyor. Atatürk inkılaplarının doğru dürüst kavratılamadığından da söz ettik. Tarih şuurunun olmadığından da söz ettik. Beyinlerin dumura uğradığından da... 

Şaşıyorum, bu kadar konuyu nasıl ele alabildik?

 Sosyal tesisten çıkıp ayrılma noktasına kadar yürüdük. O güzelim sahile bakmadan yine sohbet ede ede yürüdük. 

Ayrılık noktasında durduk. Necati Bey sözünü tamamladı. Bu söz ayrı bir çalışma konusu. Bu anlattığı öyküsü, hatta filmi yapılacak bir anı. Çok duygulandım..."İşte öğretmen bu." dedim kendi kendime.

Merak edenlere sadece na konuyu yazayım:

Necat'i Bey, Samsun İmamhatip Okulundayken, bir öğrencinin kalbini istemeyek kırar. Sonra bunun sıkıntısını, zaman geçtikçe artarak duyar. Bu öğrenciyi sorup durur, arayıp durur. Nihayet seneler sonra Çarşamba'da bir fizik kliniğinde bu öğrenciyi memur olarak görür ve helâlleşirler. 

Aslında öğrenci haksız; bunu kendisi de idrak ediyor. Necati Bey, "Daha yumuşak bir üslupla ikaz edebilirdim."dedi.

Bu üslup meselesi, derler ya "kapak" olacak bir meseledir. 
Söyleyin kime kapak olsun? Sadece öğretmenlere değil herhalde...

Amma da yazdım değil mi? Samimi söylüyorum. Az zamana sığdırdığımız bu sohbeti sabaha kadar yazsam da tam olarak anlatamam. Kısaca ne diyorum: Bugün hava güzel.

Bütün güzellikler sizin olsun.

Sabahattin Gencal, Çekmeköy-İstanbul